GUTERRES’İN KIBRIS ZİYARETİ: UMUT VAR AMA ORTAK ZEMİN YOK

  Hüseyin Macit Yusuf

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in 16 yıl aradan sonra Kıbrıs’a gerçekleştirdiği ziyaret, yalnızca diplomatik takvimde yer alan sıradan bir temas değildir. Genel Sekreter’in iki liderle ayrı ayrı görüşmesi, ardından Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve Rum lider Nikos Hristodulidis’le üçlü toplantı yapması; Kıbrıs meselesinin yeniden uluslararası gündemin ön sıralarına taşınması bakımından önemlidir.

Ancak böylesine önemli ziyaretler, ortaya çıkan diplomatik hareketliliğin yarattığı ilk heyecanla değil, tarafların açıklamaları arasındaki temel farklılıklar dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Çünkü Guterres’in ziyaretinin ardından yapılan açıklamalar dikkatle incelendiğinde, Ada’da çözüm için gerekli ortak zeminin oluşmadığı açıkça görülmektedir.

Bir tarafta, “Bu kez farklı olacak”, “Yeni bir metodoloji uygulanacak”, “Sonuç üreteceği önceden güvence altına alınmış bir 5+1 toplantısı yapılacak” diyerek sürece daha umutlu baktığını açıklayan Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman vardır.

Diğer tarafta ise müzakerelerin Crans-Montana’da kaldığı yerden başlamasını, geçmiş yakınlaşmaların korunmasını, federasyon modelinin sürdürülmesini ve Avrupa Birliği’nin sürece aktif biçimde katılmasını isteyen Rum lider Nikos Hristodulidis bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hükümetinin resmî ve açık politikası ise bellidir: Kıbrıs meselesinin adil, kalıcı ve sürdürülebilir çözümü ancak Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesiyle mümkündür.

Dolayısıyla ortada diplomatik bir hareketlilik bulunmakla birlikte, henüz tarafları aynı hedefe götüren bir yol haritası yoktur.

Haritalar farklıdır.Başlangıç noktaları farklıdır.Hedefler farklıdır.Hatta “çözüm” kelimesine yüklenen anlamlar dahi birbirinden tamamen farklıdır.

GUTERRES’İN ZİYARETİ NEDEN ÖNEMLİDİR?

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a gelmesi, iki liderle görüşmesi, Kayıp Şahıslar Komitesi ve iki toplumlu teknik komitelerle temaslarda bulunması elbette önemsiz görülemez.

Guterres, bu ziyaretiyle Kıbrıs meselesinin çözümsüz bırakılmasının yalnızca Ada’yı değil, Doğu Akdeniz’in giderek kırılganlaşan güvenlik ortamını da ilgilendirdiği mesajını vermiştir.

Güven yaratıcı önlemlere vurgu yapması, iki halkın günlük yaşamını kolaylaştıracak iş birliği alanlarının geliştirilmesini istemesi ve başarısızlıkla sonuçlanacağı önceden belli olan yeni bir 5+1 toplantısını düzenlemek istemediğini açıklaması da dikkate değerdir.

Genel Sekreter’in:“Başarısız ve sonuç üretmeyecek bir 5+1 istemiyorum” şeklindeki açıklaması, geçmişte defalarca tekrarlanan sonuçsuz konferansların artık aynı yöntemle sürdürülemeyeceğinin kabulü olarak değerlendirilebilir.

Bu yaklaşım, elbette Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın “müzakere olsun diye müzakere istemiyoruz” ve “5+1 olsun diye 5+1 istemiyoruz” sözleriyle örtüşmektedir. Ancak burada cevaplanması gereken asıl soru “Bir 5+1 toplantısının sonuç üretmesi nasıl güvence altına alınacaktır?” hususudur.

Tarafların yalnızca toplantı yapılması konusunda anlaşması yeterli değildir. Esas mesele, toplantının hangi statüdeki taraflar arasında, hangi çözüm modeli temelinde, hangi hedefe ulaşmak amacıyla ve hangi müzakere zemini üzerinde gerçekleştirileceğidir.Bu sorulara ortak cevap verilmeden, toplantının başarılı olacağına ilişkin bir güvence oluşturulması mümkün değildir.

ERHÜRMAN’IN UMUDU NEYE DAYANIYOR?

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Guterres’in ziyaretinden öncesine göre daha umutlu olduğunu açıkladı.Bu umudun temelinde, “Bu kez farklı olacak” anlayışının “metodoloji” kavramıyla somutlaşmaya başladığı değerlendirmesi bulunmaktadır.

Erhürman’a göre geçmişte yapılan hatalar tekrarlanmamalı; müzakere masası kurulmadan önce iki toplum arasındaki güven eksikliğini azaltacak adımlar atılmalı; güven yaratıcı önlemlerde ilerleme sağlanmalı ve sonuç odaklı bir müzakere yöntemi geliştirilmelidir.Bu yaklaşım ilk bakışta makul görünmektedir.Hiç kimse sonuçsuz toplantılar yapılmasını, yıllarca sürecek ucu açık müzakereler yürütülmesini veya tarafların yalnızca görüşmüş görünmek amacıyla masaya oturmasını savunamaz.

Kıbrıs Türk halkı, yarım asrı aşan müzakere süreçlerinden yorulmuştur.Her başarısızlık sonrasında yeni bir özel temsilci atanmış, yeni bir takvim oluşturulmuş, yeni güven yaratıcı önlemler gündeme getirilmiş, ancak Kıbrıs Türk halkının uluslararası statüsünde hiçbir ilerleme sağlanmamıştır.Bu nedenle “farklı bir metodoloji” arayışı kendi başına yanlış değildir.Fakat metodoloji, çözüm modelinin ve tarafların statüsünün önüne geçirilemez.Yanlış bir hedefe daha hızlı ulaşmayı sağlayacak yeni bir yöntem, Kıbrıs Türk halkı için başarı anlamına gelmez.

Federasyon temelindeki bir çözümü daha kısa sürede dayatmayı amaçlayan bir metodoloji, yeni değil; eski ve başarısız siyasetin hızlandırılmış biçimi olur. Metodoloji, ancak gerçeklere dayanan doğru bir hedef için değer taşır.Ada’da iki ayrı halkın, iki ayrı demokrasinin ve iki ayrı devletin varlığı kabul edilmeden kurulacak hiçbir yöntem gerçek anlamda yeni sayılamaz.

Bu nedenle Erhürman’ın umutlu olmak için dayanak gösterdiği “metodoloji” kavramının içinin nasıl doldurulacağı son derece önemlidir.Bu metodoloji, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğini ve eşit uluslararası statüsünü güvence altına alacaksa değerlidir.Ama eski federasyon görüşmelerini farklı bir isim altında yeniden başlatacaksa, Kıbrıs Türk halkına yeni bir zaman kaybından başka hiçbir şey kazandırmayacaktır.

“YOL HARİTASI VAR” AMA HEDEF NERESİ?

Cumhurbaşkanı Erhürman, önlerinde artık bir yol haritası bulunduğunu ve bu yol haritasına katkı koymaya hazır olduklarını söyledi.Ancak bir yol haritasının varlığından söz edebilmek için yalnızca gidilecek aşamaların değil, ulaşılacak hedefin de açık olması gerekir.Rum lider Hristodulidis’in açıklamaları, onun hedefinin ne olduğunu açıkça göstermektedir.

Hristodulidis:

  • Müzakerelerin Crans-Montana’da kaldığı yerden başlamasını,
  • Geçmiş müzakere müktesebatının korunmasını,
  • BM Güvenlik Konseyi kararlarının temel alınmasını,
  • Federasyon modelinin sürdürülmesini,
  • Avrupa Birliği’nin sürece aktif biçimde katılmasını,
  • Türkiye-AB ilişkilerinin Kıbrıs meselesinde bir baskı unsuru olarak kullanılmasını istemektedir.

Türkiye ve KKTC Hükümeti ise:

  • Federasyon modelinin tükendiğini,
  • Crans-Montana ile eski müzakere sürecinin sona erdiğini,
  • Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü teyit edilmeden resmî müzakerelere başlanamayacağını,
  • Ada’da iki ayrı devlet bulunduğunu,
  • AB’nin tarafsız bir aktör olmadığını,
  • Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü ile Türk askerinin varlığının vazgeçilmez olduğunu savunmaktadır.

Bu iki hedef aynı yol haritasında birleştirilemez.Bir taraf “Crans-Montana’da kaldığımız yere geri dönelim” derken, diğer taraf “Crans-Montana ile o defter kapandı” demektedir.Bir taraf “federasyonu yeniden müzakere edelim” derken, diğer taraf “iki egemen devlet temelinde iş birliğini konuşalım” demektedir.Bir taraf Kıbrıs Türk halkını kurulacak federal yapının toplumu olarak görürken, diğer taraf Kıbrıs Türk halkının ayrı egemenlik hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır.

Bu kadar temel farklılıklar ortadayken, yalnızca güven yaratıcı önlemler ve metodoloji üzerinden ortak bir yol haritası bulunduğunu söylemek fazlasıyla iyimser bir değerlendirme olur.

Ortada bir süreç takvimi olabilir.Bir temas mekanizması olabilir.Müsteşarlar ve müzakereciler arasında sürdürülecek görüşmeler olabilir.Liderlerin haftada bir buluşması gündeme gelebilir.Ancak bütün bunlar, tarafların aynı çözüm hedefini benimsediği anlamına gelmez.

HRİSTODULİDİS’İN AÇIKLAMALARI ORTAK ZEMİN OLMADIĞINI GÖSTERDİ

Rum lider Nikos Hristodulidis’in görüşme sonrasında yaptığı açıklamalar, Guterres’in ziyaretiyle ortaya çıktığı ileri sürülen iyimser tablonun sınırlarını göstermiştir.

Hristodulidis, elinde üç önemli veri bulunduğunu söylemiştir:BM Genel Sekreteri’nin Güvenlik Konseyi kararlarına bağlılığı, müzakere müktesebatına bağlılık ve Crans-Montana’ya kadar elde edilen yakınlaşmaların korunması.

Bu açıklama son derece önemlidir.Çünkü Rum lider, yeni bir yöntemden söz ederken dahi eski federasyon zeminini korumaya çalışmaktadır.“Sıfırdan başlamayacağız” sözü de bu anlayışın açık ifadesidir.

Rum tarafı, geçmiş müzakere sürecinde Kıbrıs Türk tarafının verdiği tavizleri kazanılmış hak olarak muhafaza etmek istemektedir.

Buna karşılık Rum tarafının reddettiği veya yerine getirmediği yükümlülükler yeniden tartışmaya açık bırakılmaktadır.Bu yaklaşım eşit bir müzakere anlayışı değildir.

Rum tarafı, müzakere masasını iki eşit taraf arasında yeni bir ortaklık kurulacak yer olarak değil, geçmişte elde ettiği tavizleri daha ileriye taşıyacağı bir platform olarak görmektedir.Daha da önemlisi, Hristodulidis güven yaratıcı önlemlerin 5+1 toplantısı için ön şart olmadığını açıkça söylemiştir.

Erhürman ise güven yaratıcı önlemlerde ve metodolojide anlamlı ilerleme sağlanmasını sonuç üretecek bir 5+1’in koşulu olarak görmektedir.

Bu noktada bile iki liderin aynı şeyi söylemediği ortadadır.Erhürman, önce hazırlık ve güven oluşturulmasını önemsiyor.

Hristodulidis ise genişletilmiş toplantıya gidilmesini ve oradan federasyon müzakerelerinin yeniden başlatılması kararının çıkarılmasını istiyor.

Dolayısıyla “herkes 5+1 konusunda anlaştı” ifadesi tek başına yanıltıcıdır.Toplantının yapılması konusunda genel bir eğilim bulunabilir; fakat toplantının amacı konusunda ortak anlayış yoktur.

GUTERRES ERHÜRMAN’IN TEZİNE DESTEK Mİ VERDİ?

Guterres’in “Sonuçsuz bir 5+1 istemiyorum” açıklamasının Erhürman’ın tezine destek olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.Genel Sekreter’in sonuç odaklı bir süreç istemesi ile Erhürman’ın yaklaşımı arasında yöntem bakımından bir benzerlik bulunduğu doğrudur.

Fakat buradan hareketle BM’nin Kıbrıs Türk tarafının temel siyasi tezlerini kabul ettiği sonucuna varılamaz.Guterres, açıklamasında BM parametrelerine ve iyi niyet misyonuna bağlılığını sürdürdüğünü de belirtmiştir.BM Güvenlik Konseyi kararlarında öngörülen çözüm modeli ise iki kesimli, iki toplumlu federasyondur.

Dolayısıyla Genel Sekreter’in başarısız bir toplantı istememesi, otomatik olarak iki devletli çözüm tezini benimsediği anlamına gelmez.Hatta tam tersine, BM’nin amacı eski çözüm modelini daha hazırlıklı ve sonuç alabilecek bir yöntemle yeniden müzakere ettirmek de olabilir.Burada dikkatli olunmalıdır.Diplomaside kullanılan aynı kelimeler, taraflar için farklı anlamlara gelebilir.“ Sonuç odaklı süreç” Türkiye ve KKTC hükümeti  için egemen eşitliğin kabulü anlamına gelirken, Rum tarafı için federasyon müzakerelerinin yeniden başlaması anlamına gelebilir. “Yeni metodoloji” Türk tarafı için statü eşitliğine dayanan yeni bir iş birliği modelini çağrıştırırken, BM açısından eski parametrelerin daha sıkı takvimle görüşülmesi anlamına gelebilir.

“Başarılı 5+1” Türk tarafı için iki devletin iş birliği temelini oluşturacak bir toplantı iken, Rum tarafı için Crans-Montana’ya dönüş kararının alınacağı konferans olabilir.

Bu nedenle kullanılan kavramların diplomatik cazibesine kapılmadan, içeriğine bakmak gerekir.

TÜRKİYE’NİN AÇIKLAMASI ORTAK ZEMİN BULUNMADIĞINI TEYİT ETTİ

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli’nin açıklaması, Ankara’nın Kıbrıs politikasında herhangi bir değişiklik olmadığını açıkça ortaya koymuştur.Türkiye, Guterres’in çabalarını takdir etmekle birlikte, Ada’daki iki taraf arasında çözüme yönelik ortak zeminin hâlen mevcut olmadığını özellikle vurgulamıştır.Bu ifade son derece açıktır.

“Ortak zemin yoktur.”

Dolayısıyla Guterres’in ziyaretiyle bir anda çözüm zemininin oluştuğu ileri sürülemez.

Türkiye ayrıca on yıllar boyunca denenen ve tükenen çözüm modellerinin geçmişte kaldığını belirtmiştir.Bu, federasyon defterinin kapandığının diplomatik dille yeniden teyit edilmesidir.Açıklamada Kıbrıs Rum tarafının uzlaşmaz tutumu değişmedikçe ve bölgesel güvenliği olumsuz etkileyen eylemleri sona ermedikçe çözüm perspektifinin somutlaşmayacağı da kaydedilmiştir.En önemlisi, Türkiye kalıcı çözümün Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü temelinde mümkün olduğunu bir kez daha ilan etmiştir.

Bu açıklama, Erhürman’ın da süreci Türkiye ile yakın ve tam istişare içinde yürüteceklerini söylemesi nedeniyle ayrıca önemlidir.

Türkiye’nin tutumu bellidir.Yeni bir federasyon müzakeresine onay yoktur.

Crans-Montana’nın kaldığı yerden devamı yoktur.Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü teyit edilmeden resmî müzakere yoktur.Bu ilkeler, herhangi bir metodoloji tartışmasının üzerinde yer almaktadır.

KKTC DIŞİŞLERİ’NİN AÇIKLAMASI DA AYNI ÇİZGİDEDİR

KKTC Dışişleri Bakanlığı da Türkiye’nin açıklamasını memnuniyetle karşılamış ve egemen eşitlikten geri adım atılmayacağını açıkça belirtmiştir.Bakanlık, uzun yıllardır gündeme getirilen ve başarısızlığı defalarca ortaya çıkan çözüm modellerinin yeniden tartışılmasının mevcut gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etmiştir.Ada’da iki ayrı halkın, iki ayrı demokrasinin ve iki bağımsız egemen devlet yapısının bulunduğunu vurgulamıştırBu iki temel ilke dışında herhangi bir modelin veya müzakere sürecinin kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.

Burada ortaya çıkan tablo nettir:Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC’nin devlet politikası iki devletli çözümdür.Bu politika, yalnızca bir seçim sloganı ya da dönemsel siyasi tercih değildir.

Crans-Montana’da federasyon görüşmelerinin çökmesinin ardından yaşanan tecrübelerin sonucudur.Kıbrıs Türk halkı yarım asır boyunca federal çözüm için masaya oturmuş, tavizler vermiş, planları kabul etmiş, ancak Rum tarafı eşit ortaklığa hiçbir zaman yanaşmamıştır.

2004 Annan Planı referandumu bunun en açık örneğidir.Kıbrıs Türk halkı büyük bir çoğunlukla “evet” demiş, Rum tarafı ezici çoğunlukla “hayır” demiştir.

Buna rağmen cezalandırılan taraf Kıbrıs Türk halkı olmuş, Rum yönetimi ise bütün Ada’yı temsil ettiği iddiasıyla Avrupa Birliği’ne alınmıştır.

2017 Crans-Montana görüşmelerinde de Rum tarafının siyasi eşitlik, dönüşümlü başkanlık ve etkili katılım konularında gerekli iradeyi göstermemesi nedeniyle süreç çökmüştür.

Bütün bu yaşananlardan sonra Kıbrıs Türk halkına yeniden aynı modeli denemesi söylenemez.Başarısızlığın nedeni yöntem eksikliği değil, Rum tarafının Kıbrıs Türk halkını siyasi eşit bir ortak olarak kabul etmemesidir.

ESAS SORUN GÜVEN DEĞİL, STATÜDÜR

Guterres’in ziyaretinde güven yaratıcı önlemler öne çıkarılmıştır.Yeni geçiş kapıları, teknik komitelerin çalışmaları, Kayıp Şahıslar Komitesi, karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık sorunları, dolaşım özgürlüğü, spor izolasyonları ve günlük yaşamı etkileyen diğer meseleler elbette önemlidir.

İki halkın günlük yaşamını kolaylaştıracak her türlü makul iş birliğine destek verilmelidir.Ancak Kıbrıs meselesinin temelinde yalnızca toplumlar arası güven eksikliği yoktur.Asıl sorun statü eşitsizliğidir.

Rum tarafı uluslararası alanda Ada’nın tek meşru devleti olarak tanınmakta, Kıbrıs Türk tarafı ise kendi devletine, kurumlarına ve demokratik iradesine rağmen “toplum” statüsüne indirgenmektedir.Rum tarafı Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Birliği’nde ve diğer uluslararası kuruluşlarda bütün Ada adına konuşabilmektedir.

Kıbrıs Türk halkı ise doğrudan ticaret, doğrudan uçuş ve doğrudan uluslararası temas imkanlarından mahrum bırakılmaktadır.Bu koşullar altında güven yaratıcı önlemler, temel adaletsizliği ortadan kaldırmaz.

Bir tarafta uluslararası kabul görmüş bir devletin bütün imkanları, diğer tarafta ambargolar altında yaşamaya zorlanan Kıbrıs Türk halkı vardır.Gerçek güven, ancak tarafların statü bakımından eşitlenmesiyle kurulabilir.Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği kabul edilmeden güven yaratıcı önlemler, Rum tarafının konforunu artıran fakat Türk tarafının uluslararası konumunu değiştirmeyen geçici düzenlemeler olarak kalacaktır.

MÜLKİYET KONUSUNDA ERHÜRMAN’IN UYARISI ÖNEMLİDİR

Cumhurbaşkanı Erhürman’ın mülkiyet gerekçesiyle Güney Kıbrıs’ta başlatılan hukuki ve polisiye süreçleri gündeme taşıması doğrudur.Rum yönetiminin Kuzey Kıbrıs’taki eski Rum malları üzerinden iş insanlarını, yatırımcıları,eşdeğer mülk sahiplerini,gazetecileri ve üçüncü ülke vatandaşlarını ceza tehdidiyle baskı altına almaya çalışması, güven ortamını doğrudan zedelemektedir.Mülkiyet meselesi yalnızca kuzeyde kullanılan eski Rum mallarından ibaret değildir.Güney Kıbrıs’ta da Kıbrıs Türklerine ait çok geniş taşınmazlar, sahiplerinin rızası olmaksızın kullanılmakta, kiralanmakta veya başka tasarruflara konu edilmektedir.Rum tarafı kuzeydeki mülkiyet meselesini ceza hukuku ve tutuklama tehdidi üzerinden uluslararasılaştırmaya çalışırken, güneydeki Türk mallarını kendi iç düzenlemeleriyle yönetme hakkını kendinde görmektedir.Bu açık bir çifte standarttır.

Üstelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilen Taşınmaz Mal Komisyonu bulunmaktadır.Rum tarafının bu mekanizmayı işlevsizleştirmeye çalışması, çözüm arayışına değil, ekonomik ve siyasi baskı politikasına hizmet etmektedir.

Erhürman’ın bu uygulamaların karşılıklı adımlara yol açabileceğini hatırlatması önemlidir.

Ancak asıl yapılması gereken, Türkiye ve KKTC’nin bu konuda ortak ve etkili bir mütekabiliyet politikası geliştirmesidir.

Kıbrıs Türk halkı sürekli savunmada kalmamalıdır.Güney’deki Türk malları, bunların kullanım biçimleri ve eski Türk mal sahiplerinin hakları uluslararası hukuk zemininde çok daha güçlü biçimde gündeme taşınmalıdır.

RUMLARIN SİLAHLANMASI GÖZ ARDI EDİLEMEZ

Erhürman’ın Rum tarafının son dönemdeki silahlanma faaliyetlerini ve askeri girişimlerini toplantıda gündeme getirmesi de yerindedir.Bir yandan barıştan, güven yaratıcı önlemlerden ve çözüm iradesinden söz edilirken, diğer yandan Güney Kıbrıs’ın askeri kapasitesini artırması, yabancı ülkelerle savunma anlaşmaları yapması ve Ada’yı bölgesel askeri planların parçası haline getirmesi büyük bir çelişkidir.Rum yönetiminin ABD, Fransa, İsrail ve Yunanistan’la geliştirdiği askeri ilişkiler yalnızca savunma ihtiyacıyla açıklanamaz.

Bu ilişkiler, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi çevreleme ve Kıbrıs Türk halkını baskı altında tutma stratejisinin parçasıdır.

Güney Kıbrıs’a yönelik silah ambargolarının kaldırılması, askeri üs ve liman imkanlarının yabancı güçlere açılması, ortak tatbikatların artırılması Ada’daki güven ortamına hizmet etmemektedir.Guterres’in bölgesel risklere vurgu yapması önemlidir.Ancak BM’nin yalnızca genel ifadeler kullanması yeterli değildir.Rum tarafının silahlanmasının ve tek yanlı enerji politikalarının yarattığı tehlikeler açıkça ortaya konmalıdır.Kıbrıs Türk halkından güven yaratması istenirken Rum tarafının silahlanmasına sessiz kalınması kabul edilemez.

AVRUPA BİRLİĞİ TARAFSIZ DEĞİLDİR

Rum lider Hristodulidis, Avrupa Birliği’nin çözüm sürecine aktif biçimde katılmasını büyük bir diplomatik kazanım olarak sunmaktadır.AB’nin görevlendirdiği Raffaele Fitto’nun süreçte rol almasını ve Türkiye-AB ilişkilerinin Kıbrıs meselesinde kullanılmasını istemektedir.Bu yaklaşımın amacı açıktır:

Rum tarafı, Avrupa Birliği’ni Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı üzerinde baskı aracı olarak kullanmak istemektedir.Cumhurbaşkanı Erhürman’ın Fitto’ya, “Bizim açımızdan 5+1 masasındaki beşin altıncısı veya birin ikincisi değilsiniz” mesajını iletmesi bu nedenle önemlidir.AB, 5+1 masasının tarafı değildir.Garantör değildir.Tarafsız arabulucu hiç değildir.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs Türk halkının ve garantör Türkiye’nin onayı olmaksızın, bütün Ada’yı temsilen Avrupa Birliği’ne üye yapılmıştır.AB, 2004 referandumundan sonra Kıbrıs Türk halkına yönelik izolasyonların hafifletileceği yönünde sözler vermiş, ancak Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nü dahi hayata geçirememiştir.Yeşil Hat Tüzüğü Rum tarafının engellemeleri nedeniyle istenilen düzeyde uygulanmamaktadır.

Kıbrıs Türk gençleri uluslararası spor müsabakalarına katılamamakta, Kıbrıs Türk ürünleri doğrudan Avrupa pazarına girememekte, Kıbrıs Türk halkı uluslararası sistemden dışlanmaya devam etmektedir.

AB gerçekten çözüme katkı koymak istiyorsa önce Kıbrıs Türk halkına verdiği sözleri yerine getirmelidir.Doğrudan ticareti başlatmalıdır.Kıbrıs Türk halkının dolaşım, eğitim, spor ve ekonomik ilişki haklarını desteklemelidir.Rum tarafının veto mekanizmasının arkasına saklanmamalıdır. Bunları yapmadan sürece aktif biçimde katılmak istemesi, tarafsız arabuluculuk değil, Rum tarafının taleplerini Avrupa gücüyle destekleme girişimidir.

HAFTADA BİR GÖRÜŞMEK FAYDALI OLABİLİR AMA YETERLİ DEĞİLDİR

Cumhurbaşkanı Erhürman’ın Hristodulidis’e haftada en az bir kez görüşmeye hazır olduğunu söylemesi, diyalog bakımından olumlu bir yaklaşımdır.Liderlerin Lefkoşa’da bir araya gelmesi için her defasında New York veya Cenevre’den davet beklenmesine gerek yoktur.Ada’da yaşayan iki halkın lierleri günlük sorunları konuşabilir, teknik meselelerde iş birliği geliştirebilir ve karşılıklı gerilimi azaltacak adımlar atabilir.Ancak görüşme sıklığı, görüşmelerin niteliğinden daha önemli değildir.Liderler haftada bir, hatta her gün görüşebilir.Rum lider Kıbrıs Türk halkını ayrı egemen haklara sahip eşit taraf olarak kabul etmiyorsa, bu görüşmeler temel sorunu çözmez.

Diyalog önemlidir fakat diyalog uğruna devlet politikasından taviz verilemez.

Görüşmelerin amacı Kıbrıs Türk halkını yeniden federasyon masasına çekmek olmamalıdır.Haftalık görüşmeler,eğer başlayacaksa,öncelikle iki devlet arasında iş birliği yapılabilecek alanlara odaklanmalıdır.Enerji, su, çevre, sağlık, düzensiz göç, suçla mücadele, afet yönetimi, geçiş kapıları ve doğal kaynakların paylaşımı gibi konular iki tarafın eşit statüsüne zarar vermeden ele alınabilir.

Bu iş birliği alanlarında sağlanacak somut ilerlemeler, iki ayrı devletin karşılıklı saygı temelinde birlikte yaşayabileceğini gösterebilir.

“BU KEZ FARKLI OLACAK” DENİYORSA GERÇEKTEN FARKLI OLMALIDIR

Kıbrıs Türk halkı geçmişte “bu kez farklı olacak” sözünü birçok kez duymuştur.

Her yeni temsilci göreve geldiğinde umutlu açıklamalar yapılmıştır.Her yeni konferans öncesinde “son fırsat” denilmiştir.

Her başarısızlıktan sonra yeni bir güven yaratıcı önlem paketi hazırlanmıştır.

Fakat sonuç değişmemiştir.Kıbrıs Türk halkının eşitliği tanınmamış, izolasyonlar kaldırılmamış, Rum tarafının bütün Ada’yı temsil ettiği iddiasına son verilmemiştir.

Bu nedenle “bu kez farklı olacak” ifadesinin gerçek anlam taşıması için önce geçmişin başarısızlık nedenleri doğru teşhis edilmelidir.Sorun, yukarıda belirttiğim üzere liderlerin yeterince sık görüşmemesi değildir.Sorun, teknik komitelerin az çalışması değildir.Sorun, doğru metodolojinin bulunamaması da değildir.

Temel sorun, Rum tarafının Kıbrıs Türk halkıyla siyasi gücü ve egemenliği paylaşmak istememesidir.

Rum tarafı Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kendi devleti, Kıbrıs Türklerini ise bu devlete geri dönecek bir azınlık olarak görmektedir.

Federasyon talebi de bu anlayışın daha yumuşak diplomatik dille ifade edilmesidir.

Kıbrıs Türk halkının eşit kurucu ortaklık haklarının yıllardır reddedilmesinin nedeni budur.Bu temel zihniyet değişmeden yeni metodoloji de eski sonuçları üretecektir.

Gerçekten farklı bir süreç için, görüşmeler iki eşit egemen taraf arasında yürütülmelidir.Tarafların mevcut devletleri ve ayrı demokratik iradeleri kabul edilmelidir.

Müzakerelerin amacı çökmüş ortaklığı yeniden kurmak değil, iki devlet arasında iş birliğine dayalı yeni bir ilişki oluşturmak olmalıdır.

BEŞİNCİ CUMHURBAŞKANI ERSİN TATAR’IN ORTAYA KOYDUĞU ÇİZGİ KORUNMALIDIR

Beşinci Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın görev süresi boyunca Türkiye ile tam uyum içerisinde savunduğu egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü politikası, Kıbrıs meselesinde gerçeklere dayanan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.Tatar, 5+1 toplantılarında ve BM Genel Sekreteri’nin kişisel temsilcileriyle yürütülen temaslarda, Kıbrıs Türk halkının yeni bir federasyon sürecine girmeyeceğini açık biçimde ortaya koymuştur.Bu dönemde resmî müzakerelerin başlayamamasının nedeni Kıbrıs Türk tarafının uzlaşmazlığı değil, Rum tarafının Kıbrıs Türk halkının özden gelen egemen haklarını kabul etmemesidir.

Tatar’ın beş yıllık görev süresince gösterdiği çabaların sonuç vermemesi, iki devletli çözüm siyasetinin yanlışlığını değil, Rum tarafının statü eşitliğine dayalı yeni bir ilişkiye hazır olmadığını göstermiştir.

Bugün yürütülecek yeni süreçte bu temel çizgiden geri adım atılması, Kıbrıs Türk tarafının yıllar içinde oluşturduğu diplomatik zemini zayıflatır.

Cumhurbaşkanı Erhürman’ın Türkiye ile yakın ve tam istişare içinde hareket edeceğini açıklaması bu bakımdan önemlidir.Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan isimler ve hükümetler değişebilir; ancak devlet politikası günlük siyasi tercihlere göre değiştirilemez.Kıbrıs Türk halkının egemenliği, devletinin varlığı ve Türkiye’nin garantörlüğü pazarlık konusu yapılamaz.

GUTERRES’E DÜŞEN TARİHİ SORUMLULUK

Guterres, Kıbrıs’ta başarısız ve sonuçsuz yeni bir toplantı istemediğini söylemektedir.

Bu samimi bir yaklaşım ise yapılması gereken bellidir.Genel Sekreter, tarafları yeniden aynı başarısız federasyon kalıbına sokmaya çalışmamalıdır.BM, kendi geçmişiyle yüzleşmelidir.1964 yılında alınan 186 sayılı Güvenlik Konseyi kararıyla Rum yönetiminin bütün Ada’nın hükümeti gibi kabul edilmesi, Kıbrıs meselesindeki statü eşitsizliğinin temelini oluşturmuştur.

Kıbrıs Türk halkı 1960 Cumhuriyeti’nin eşit kurucu ortağı olmasına rağmen devlet kurumlarından silah zoruyla dışlanmış, ardından uluslararası toplum saldırıya uğrayan tarafı değil, Rum yönetimini meşru hükümet olarak tanımıştır.Bu tarihi haksızlık düzeltilmeden, BM’nin taraflara eşit davranması mümkün değildir.Guterres gerçekten sonuç isteyen bir sürece öncülük edecekse öncelikle Kıbrıs Türk halkının eşit uluslararası statüsünü gündeme almalıdır.

BM Barış Gücü’nün KKTC’deki  faaliyetlerinin Kıbrıs Türk tarafının açık rızasına dayanması gerektiğini kabul etmelidir.Kıbrıs Türk halkına yönelik insanlık dışı izolasyonların kaldırılması için çağrı yapmalıdır.Rum tarafına, Kıbrıs Türklerinin bütün Ada’nın egemenliğini paylaşacak bir toplum değil, ayrı egemenlik hakkına sahip halk olduğunu anlatmalıdır.Bunlar yapılmadan kurulacak her masa, mevcut eşitsizliği yeniden üretir.

UMUTLU OLMAK HAKTIR, TEDBİRLİ OLMAK ZORUNLULUKTUR

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın umutlu olması anlaşılabilir.Diplomasi umut olmadan yürütülemez.Tarafların hiç konuşmaması, gerilimin artması ve Ada’nın bölgesel risklere açık hâle gelmesi elbette arzu edilmez.Ancak Kıbrıs Türk halkının geçmiş deneyimleri, umut kadar tedbirli olmayı da zorunlu kılmaktadır.İyimserlik, gerçeklerin üzerini örtmemelidir.Guterres’in ziyaretinden sonra ortaya çıkan en açık gerçek, tarafların hala farklı çözüm modellerini savunduğudur.

Hristodulidis federasyona ve Crans-Montana’ya dönmek istemektedir.

Türkiye ve KKTC iki egemen devlet temelindeki çözüm siyasetini sürdürmektedir.BM ise resmî olarak Güvenlik Konseyi parametrelerine bağlılığını korumaktadır.Böyle bir tabloda ortak zemin oluştuğunu söylemek mümkün değildir.

Guterres’in sonuçsuz bir 5+1 istememesi olumlu bir yaklaşımdır.Fakat sonuçtan ne anlaşıldığı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Rum tarafının istediği sonuç, federasyon müzakerelerinin yeniden başlamasıdır.

Kıbrıs Türk halkının istediği sonuç ise egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesidir.Bu iki hedef birbiriyle bağdaşmamaktadır.

SONUÇ: YENİ BİR SÜREÇ ANCAK YENİ GERÇEKLER ÜZERİNE KURULABİLİR

Guterres’in Kıbrıs ziyareti diplomatik açıdan önemli, ancak siyasi sonuçları bakımından henüz başlangıç aşamasında olan bir gelişmedir.Ziyaret, taraflar arasındaki temasları artırmış, güven yaratıcı önlemler ile yeni metodoloji tartışmasını öne çıkarmış ve gelecekte yeni bir 5+1 toplantısı yapılabileceğini göstermiştir.Fakat ziyaret, çözüm için ortak zemin yaratmamıştır.

Aksine tarafların açıklamaları, aralarındaki temel farklılıkları bir kez daha ortaya koymuştur.Erhürman sonuç odaklı, hazırlığı yapılmış ve başarısı güvence altına alınmış bir 5+1 istemektedir.Hristodulidis bu toplantıyı Crans-Montana’da kesilen federasyon müzakerelerini yeniden başlatmak için araç olarak görmektedir.

Türkiye ve KKTC ise egemen eşitlik ile eşit uluslararası statü kabul edilmeden yeni bir resmî müzakere sürecine başlanamayacağını vurgulamaktadır.

Bu nedenle önümüzde bulunduğu söylenen yol haritasının hedefi mutlaka açıklığa kavuşturulmalıdır.Yol yeniden federasyona çıkıyorsa, o yol Kıbrıs Türk halkı için daha önce defalarca denenmiş bir çıkmaz sokaktır.Yol Kıbrıs Türk halkını Rum devletine yama yapmayı hedefliyorsa, kabul edilemez.Yol Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğünü tartışmaya açıyorsa, güvenliğimizi tehlikeye atar.Yol KKTC’nin tasfiyesine çıkıyorsa, Kıbrıs Türk halkının iradesine aykırıdır.Ancak yol iki egemen devletin karşılıklı tanınması, iş birliği yapması, doğal kaynakları adil biçimde paylaşması ve geleceğini yan yana güven içinde kurması hedefine çıkıyorsa, işte o zaman gerçekten yeni bir süreçten söz edilebilir.

Kıbrıs’ta çözümün yolu, yarım asırdır tüketilen modelleri yeni isimlerle yeniden masaya getirmekten geçmez.

Çözümün yolu, Ada’nın gerçeklerini kabul etmekten geçer.Ada’da iki halk vardır.İki ayrı demokrasi vardır.İki ayrı devlet vardır.

Kıbrıs Türk halkı Rum halkının azınlığı değildir.KKTC geçici bir yapı değildir.

Türkiye’nin garantörlüğü tartışmaya açık değildir.

Egemen eşitliğimiz ve eşit uluslararası statümüz pazarlık konusu değildir.

Guterres’in ziyareti ancak bu gerçeklerin kabul edilmesine katkı sağlarsa tarihî bir anlam kazanabilir.Aksi halde diplomatik hareketlilik yaşanır, yeni toplantılar yapılır, yeni temsilciler görevlendirilir, yeni metodolojiler tartışılır; fakat Kıbrıs meselesi çözülemez.Umutlu olabiliriz.Diyaloğa açık olabiliriz.İş birliğine hazır olabiliriz.

Ancak devletimizden, egemenliğimizden, Anavatan Türkiye’nin garantörlüğünden ve iki devletli çözüm vizyonumuzdan geri adım atamayız.

Aynı önemli hususları birkaç kez tekrarlamak zorunda kaldığım bu yazımda Guterres’in ziyaretinin ardından ortaya çıkan en temel sonuç şudur:Yeni bir sürecin başarılı olabilmesi için önce eski ve tüketilmiş federasyon anlayışından vazgeçilmesi, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesi gerekir.Bunun dışındaki her yol, daha önce defalarca yürüdüğümüz ve sonunda yine başarısızlığa ulaştığımız eski yolun farklı bir isimle yeniden önümüze konulmasından ibarettir.

Yayınlanan tüm makale ve yorumların yasal sorumluluğu yazarlarına aittir. Başkent Ankara Strateji Enstitüsü, bu içeriklerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.
Etiketlendi:

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız