Dursun YILDIZ SPD Başkanı, 01 Ekim 2026
SPD’den COP 31 için çağrı: Doğayı ve iklimi birbirine bağımlı öncelikler olarak ele almalıyız.
Ekosistemler doğanın acil servisleridir. Krizden önce korumalıyız.
Sadece 50 yıl önce, dünyanın birçok ormanında, otlaklarında, nehirlerinde ve denizlerinde vahşi yaşam çok daha boldu....) 2024 Yaşayan Gezegen Ra... göre , dünya genelinde yaklaşık 35.000 popülasyondan elde edilen verilere dayanarak, izlenen omurgalı popülasyonlarının ortalama büyüklüğü 1970 ile 2020 yılları arasında %73 oranında azaldı. Bu olağanüstü düşüş, tek bir insan ömrü içinde gerçekleşti.
Bunu genellikle çevresel bir istatistik, doğa belgesellerinde sıkça karşımıza çıkan ve duygusal bağımızın pek de güçlü olmadığı üzücü bir gerçek olarak ele almaya alışkınız. Bu şekilde bakıldığında, hayati bir gerçeği gözden kaçırıyoruz: su, gıda, tarım, inşaat ve ormancılık, doğal sistemlere son derece bağımlıdır. Tozlaşma, su arıtma, toprak verimliliği ve sel kontrolü, biyolojik çeşitliliğin bize sağladığı işlevler arasındadır.
Bu altyapı çöktüğünde, üzerine kurulu ekonomi daha pahalı hale gelir, ardından daha az güvenilir hale gelir ve sonunda bazı yerlerde işlevsiz hale gelir.
Ekosistemler Doğanın Acil Servisleridir
Günümüzde çevre eylemi diye adlandırılan şeylerin çoğu, önceliklendirmeden ibarettir. Bir nehir, sulak alanlarını betonla kaplamış bir şehri sular altında bırakıyor ve mühendisler daha yüksek duvarlar inşa etmek için çaba gösteriyor. Bir sıcak hava dalgası ekinleri öldürüyor ve hükümetler, eskiden orman olan tarım arazileri için sulama desteği sağlıyor. Bir balıkçılık alanı çöküyor ve yanıt, balıklar çoktan yok olduktan yıllar sonra gelen bir moratoryum oluyor.
Bu, çevre politikasının neredeyse her alanında karşılaştığımız bir durumdur. Bu durumun ortaya çıkardığı sonuçları çok büyük masraflarla yönetiyoruz ve nedenlerini neredeyse sonradan akla gelen bir şeymiş gibi ele alıyoruz.
Atmosferde zaten bulunan karbon, bundan sonra ne yaparsak yapalım, iklimi yıllarca etkilemeye devam edecek; hava kirliliğinin neden olduğu hasarın büyük bir kısmı ise zaten kalıcı hale geldi ve yalnızca yönetilebilir, geri alınamaz durumda. Son olarak, Nepal’de yaşandığı gibi artan ortalama sıcaklıklar buzulları tehdit haline getirdi. Bunlar ödemek zorunda olduğumuz borçlar.
İklim değişikliğiyle birlikte kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları, orman yangınları ve su kıtlığı daha ciddi bir risk yönetimi konusu haline gelmektedir. Bu koşullarda sağlıklı ekosistemler yalnızca korunması gereken doğal varlıklar değil, afetlerin etkisini azaltan ve toplumların krizlere dayanıklılığını artıran doğal altyapılardır.
Bu nedenle ekosistemleri “doğanın acil servisleri” olarak görmek gerekir. Nasıl bir sağlık sisteminin acil servisi kriz ortaya çıktığında hayat kurtarıyorsa; sulak alanlar, ormanlar, taşkın ovaları, meralar, kıyı ekosistemleri ve sağlıklı topraklar da hidrolojik ve iklimsel aşırılıklar sırasında doğal tampon görevi görür.
Ekosistemler hangi “acil hizmetleri” sağlar?
Taşkın sırasında suyu tutarlar, kuraklık dönemlerinde su sisteminin dayanıklılığını desteklerler, aşırı sıcaklıkların etkisini azaltırlar,toprağı ve gıda güvenliğini korurlar ve kıyıları korurlar.
Ekosistem kaybı bu nedenle yalnızca bir biyolojik çeşitlilik kaybı değil, aynı zamanda su ve gıda güvenliği sorunudur.
Biyoçeşitliliğin önemi ve ekosistem hizmetleri
Biyoçeşitliliği ve ekosistemleri korumak ve bozulmuş alanları restore etmek mümkünken, bu tür bir iyileşme iklim politikası için oldukça zordur. Bu kopukluk tehlikeli ödünleşmelere yol açma riski taşıyor. Çevredeki ekosistemleri yok etmeye devam ederken bir ekonomiyi karbondan arındıramayız. Elektrikli bir araç, şehir sokaklarından egzoz emisyonlarını ortadan kaldırır ve bu gerçek bir ilerlemedir. Ancak aynı zamanda lityum, bakır, nikel ve kobalt gibi önemli minerallere de ihtiyaç duyar; bunların çıkarılması ise önemli çevresel maliyetler doğurabilir. Bunların hiçbiri elektrikli araçlara yönelik bir eleştiri olarak değerlendirilmemelidir. Bu, iklim sorununu çözmenin biyolojik çeşitlilik sorununu otomatik olarak çözmediğinin bir hatırlatıcısıdır. Doğayı ve iklimi birbirine bağımlı öncelikler olarak ele almak zorundayız.
Ekosistem hizmetleri devam etmeli
Bunun için politika ve finansal mekanizmalar tek başına yeterli değildir. Kurumsal reformlar, araştırmacıların bazen ekolojizm olarak adlandırdığı, yani insanların kendilerine en yakın doğa parçasına özen gösterme pratiği olan daha derin bir insani temele dayanır.
Küresel iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak için büyük çabalar sarf ediliyor Ancak bir orman bu işi otomatik olarak yapıyor ve ekosistemin sağladığı hizmetler onu savunmak için birçok nedeni ortaya koyuyor.
Ekonomik planlamacılar ve siyasi liderler, oluşacak krizin yönetimi yerine, bugün dayanıklılığa yatırım yaparak ekosistem dengesini koruma doğrultusunda hareket etmelidirler.
Doğal altyapıyı kaybettikten sonra mühendislikle yerine koymaya çalışıyoruz
Geleneksel kalkınma anlayışında ekosistemler çoğu zaman altyapı yatırımlarının dışında değerlendirilmiştir. Oysa bir sulak alanın kurutulması, taşkın ovasının yapılaşmaya açılması veya toprağın su tutma kapasitesinin bozulması, doğanın ücretsiz olarak sağladığı bir risk azaltma kapasitesinin ortadan kaldırılması anlamına gelir.
Politik Paradigma Değişmeli
Sonrasında aynı risk; daha büyük drenaj sistemleri, taşkın koruma yapıları, su depolama tesisleri veya diğer mühendislik yatırımlarıyla yönetilmeye çalışılır.
Bu nedenle politika yaklaşımı değişmelidir:
“Afetten sonra müdahale” yaklaşımından “ekosistemlerle birlikte risk azaltma” yaklaşımına geçilmelidir.
Burada mesele mühendislik altyapısından vazgeçmek değildir. Asıl ihtiyaç gri altyapı ile yeşil-mavi altyapı arasında tamamlayıcı bir sistem kurmaktır. Barajlar, taşkın koruma tesisleri, drenaj sistemleri ve arıtma tesisleri; sulak alanlar, ormanlar, sağlıklı topraklar ve doğal taşkın ovalarıyla birlikte planlanmalıdır.
Yeni politika çerçevesi: Ekosistem güvenliği = Su güvenliği
Su yönetiminde ekosistemlerin korunması ikincil bir çevre politikası olmaktan çıkarılmalıdır. su güvenliği, iklim dirençliliği, afet risk azaltımı) ve ekosistem güvenliği aynı politika sisteminin parçaları olarak ele alınmalıdır.
Bunun için beş temel politika adımı öne çıkmaktadır:
- Sulak alanlar, ormanlar, taşkın ovaları ve kritik su ekosistemleri doğal altyapı (natural infrastructure) olarak tanımlanmalıdır.
- Havza planlarında ekosistemlerin su depolama, taşkın azaltma, erozyon kontrolü ve kuraklık tamponlama fonksiyonları ekonomik değerleriyle birlikte dikkate alınmalıdır.
- Bozulmuş ekosistemlerin restorasyonu, Nature-based Solutions – NbS (Doğa Temelli Çözümler) kapsamında su ve afet yatırımlarının bir parçası haline getirilmelidir.
- Kentlerde yağmur suyunu mümkün olduğunca yerinde tutan sponge city (sünger kent) ve yeşil-mavi altyapı yaklaşımları yaygınlaştırılmalıdır.
- Kamu yatırımlarında yalnızca “Bu proje ekosisteme ne kadar zarar verir?” sorusu değil, “Bu ekosistem hangi kamu hizmetini ücretsiz olarak sağlıyor ve onu kaybedersek bunun maliyeti nedir?” sorusu da sorulmalıdır.
Sonuç
21.yüzyılın sürdürülebilir su politikası yalnızca daha fazla baraj, kanal, drenaj sistemi veya arıtma tesisi inşa etmekten ibaret olmayacaktır. Aynı zamanda hidrolojik çevrimin tüm unsurlarını dikkate alan doğanın suyu tutma, temizleme, yavaşlatma ve yeniden dağıtma kapasitesini koruma politikası olacaktır.
Bir sulak alan taşkın geldiğinde, bir orman şiddetli yağış sırasında, sağlıklı bir toprak kuraklık başladığında değerini çok daha açık biçimde gösterir.
Bu nedenle ekosistemlerin korunmasına yalnızca “doğayı koruma” perspektifinden bakmak eksik kalır. Ekosistemler aynı zamanda toplumların su güvenliği, afet güvenliği, gıda güvenliği ve iklim uyum altyapısıdır.
Kısacası: Ekosistemler doğanın acil servisleridir. Ancak acil servislerin kriz anında çalışabilmesi için krizden önce korunmaları gerekir.




