Demokrasi her ülkede aynı kalıba girmek zorunda değildir. Toplumların tarihi, kültürü ve ihtiyaçları yönetim biçimlerine farklı renkler katabilir. Ancak hukukun üstünlüğü, düşünce ve basın özgürlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik, kuvvetler ayrılığı ve bağımsız kurumlar yoksa geriye demokrasinin yalnızca adı kalır.
Yusuf Kanlı
Demokrasi dünyanın her yerinde aynı biçimde işlemez. Parlamenter veya başkanlık sistemine dayanabilir; federal ya da üniter bir devlet yapısı içinde gelişebilir. Bazı ülkelerde yerel yönetimler güçlüdür, bazılarında merkezi yönetim daha belirleyicidir. Kimi toplumlar sosyal devleti, kimileri bireysel özgürlükleri, doğrudan katılımı ya da temsili kurumları öne çıkarır. Her ülke, demokratik düzenine kendi tarihinden, kültüründen ve toplumsal deneyiminden izler taşır.
Bu çeşitlilik demokrasinin zayıflığı değil, gücüdür. Demokrasi, farklılıkları bir arada yaşatabildiği, yanlışlarını barışçı yollarla düzeltebildiği ve değişen ihtiyaçlara uyum sağlayabildiği için değerlidir. Ancak esneklik, demokrasinin her isteğe göre yeniden tanımlanabileceği anlamına gelmez. İktidarda bulunanların işine gelen her düzeni “bize özgü demokrasi” diye sunması, demokratik çeşitlilik değildir.
Demokrasinin çok rengi olabilir; fakat hepsinin dayandığı ortak kurallar vardır. Hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik, kuvvetler ayrılığı, bağımsız kurumlar, siyasal çoğulculuk ve gerçek rekabete dayanan seçimler bu ortak zemini oluşturur. Bunlardan vazgeçildiğinde ortaya farklı bir demokrasi modeli değil, demokratik görüntü altında işleyen keyfî bir yönetim çıkar.
Demokrasi sandığa sığmaz
Demokrasiyle ilgili en yaygın yanılgı, onu seçimlerle eş anlamlı görmektir. Oysa seçim demokrasinin vazgeçilmez şartıdır ama bütünü değildir. Otoriter yönetimler de seçim düzenleyebilir, parlamentoları açık tutabilir ve birden fazla siyasi partinin faaliyet göstermesine izin verebilir. Hatta iktidarın konumunu tehlikeye atmadığı sürece sınırlı eleştiriye de göz yumabilirler.
Fakat iktidar yargıyı denetimi altına alıyor, eleştirel medyayı susturuyor, kamu kaynaklarını kendi siyasi çıkarları için kullanıyor ve rakiplerini idari ya da adli yollarla yarış dışına itiyorsa sandığın varlığı tek başına anlam taşımaz. Seçim günü gelir, oylar kullanılır, sonuçlar açıklanır; ancak seçmenin önündeki seçenekler daha baştan daraltılmıştır. Böyle bir düzende sandık, halkın iktidarı belirlediği araç olmaktan çıkarak mevcut iktidara meşruiyet görüntüsü kazandıran bir törene dönüşür.
Bir seçimin demokratik sayılabilmesi için yurttaşların doğru ve çoğulcu bilgiye ulaşabilmesi gerekir. Adaylar baskıya uğramadan yarışabilmeli, muhalefet örgütlenebilmeli, medya farklı seslere yer verebilmeli ve kamu imkânları iktidar partisi lehine sınırsızca kullanılamamalıdır. Oylar dürüstçe sayılmalı, seçim kurulları bağımsız hareket etmeli ve iktidardakiler yenilgiyi siyasi düzenin doğal sonucu olarak kabul etmelidir.
Bu nedenle demokrasinin gerçek ölçüsü, bir hükümetin geçmişte seçimle işbaşına gelmiş olması değildir. Asıl ölçü, o hükümetin yarın seçimle görevden uzaklaştırılabilmesidir. İktidarın değişme ihtimali ortadan kaldırılmışsa seçim yapılması demokratik hayatın sürdüğünü göstermeye yetmez.
Kanun devleti ile hukuk devleti aynı şey değildir
Demokrasinin temel taşı hukukun üstünlüğüdür. Ancak hukukun üstünlüğü, bir ülkede çok sayıda kanun, mahkeme veya savcı bulunması demek değildir. Otoriter rejimlerin de anayasaları, yasaları, hâkimleri ve adliyeleri vardır. Belirleyici olan, hukukun iktidarı sınırlandırıp sınırlandırmadığıdır.
Hukuk devletinde yönetenler de yönetilenler gibi kurallara bağlıdır. Devletin yetkileri açıkça tanımlanır, idari kararlar yargıya taşınabilir ve yurttaşlar kamunun nasıl davranacağını öngörebilir. Kanunlar kişiye, siyasi görüşe veya iktidara yakınlığa göre farklı uygulanamaz. Mahkemeler yürütmenin işlemlerini denetleyebilmeli, temel hakları koruyabilmeli ve siyasi iktidarın hoşuna gitmese bile bağlayıcı kararlar verebilmelidir.
Hukukun üstünlüğü kaybolduğunda ise kanunlar adaleti sağlamak yerine iktidarın ihtiyaçlarına hizmet etmeye başlar. Aynı fiil, bir muhalif tarafından işlendiğinde suç, iktidar yanlısı tarafından işlendiğinde görmezden gelinebilir. Soruşturmalar gerçeği ortaya çıkarmak için değil, siyasi rakipleri yıpratmak için kullanılabilir. İddianameler hukuki belgeler olmaktan çıkarak siyasi mesajlara dönüşebilir; tutukluluk, istisnai bir önlem olmaktan çıkıp peşin cezalandırma yöntemi hâline gelebilir.
Bir yönetimin hukuka bağlılığı, kanunlardan ne kadar sık söz ettiğiyle ölçülmez. Asıl sınav, hukukun iktidarın iradesine set çektiği anda verilir. Mahkeme hükümetin aleyhine karar verdiğinde o hüküm uygulanıyor mu? Savcı güçlü bir kişiyi soruşturduğunda görevini kaybetmeden çalışabiliyor mu? Devlet görevlileri yanlış kararlarının hesabını veriyor mu? Hukukun üstünlüğü bu soruların cevabında saklıdır.
Özgürlük, yalnızca kabul gören düşünceler için değildir
Düşünce ve ifade özgürlüğü, iktidarı övme veya tartışılması sakıncasız görülen konularda konuşma serbestisi değildir. Bu özgürlük özellikle aykırı, rahatsız edici ve çoğunluğun hoşuna gitmeyen görüşleri koruduğu zaman anlam kazanır.
İnsanların konuşmadan önce “Başına ne gelir?”, “Hakkımda soruşturma açılır mı?”, “İşimi kaybeder miyim?” diye düşünmek zorunda kaldığı bir ülkede ifade özgürlüğü kâğıt üzerinde var olabilir, fakat günlük hayatta giderek daralır. Açık sansüre gerek kalmadan otosansür topluma yerleşir. Bir süre sonra insanlar yalnızca söylemek istediklerinden değil, düşünmekten bile çekindikleri konulardan uzak durmaya başlar.
Oysa ifade özgürlüğü, yöneticilerin topluma bağışladığı bir lütuf değildir. Yanlışların görülmesi, adaletsizliklerin ortaya çıkarılması ve yeni fikirlerin gelişmesi için gereklidir. İktidarlar devletin bütün iletişim araçlarına, büyük mali kaynaklara ve geniş bir görünürlüğe sahiptir. Akademisyenler, sanatçılar, meslek kuruluşları, sendikalar ve sivil toplum bu güçlü resmî anlatıyı sorgulayamıyorsa toplumun hakikate ulaşma imkânı giderek azalır.
Özgürlük, yalnızca bizim gibi düşünenler için savunulduğunda ilke olmaktan çıkar. İnsan kendi görüşü için sınırsız ifade hakkı isterken karşıtlarının susturulmasını destekliyorsa aslında özgürlüğü değil, kendi tarafının üstünlüğünü savunuyordur. Demokratlık, hoşumuza giden sözlere tahammül etmekle değil, şiddeti teşvik etmediği ve başkalarının haklarını ortadan kaldırmadığı sürece katılmadığımız görüşlerin söylenme hakkını da korumakla ölçülür.
Özgür basın toplumun gözü ve kulağıdır
Basın özgürlüğü, yalnızca gazetecilerin mesleki hakkı değildir; toplumun bilgi edinme hakkıdır. Gazeteciler iktidarların, şirketlerin ve diğer güç odaklarının açıklamak istemediği konuları araştırır. Resmî beyanları gerçeklerle karşılaştırır, çıkar ilişkilerini ortaya çıkarır ve kamu gücünün kötüye kullanılmasını görünür kılar.
Bağımsız gazetecilik olmadan yurttaşların sağlıklı siyasi tercihler yapması mümkün değildir. İnsanlar oy kullanabilir, ancak gerçekleri öğrenemiyorlarsa tercihlerini eksik ya da yönlendirilmiş bilgilerle yapmak zorunda kalırlar. Böyle bir ortamda seçim hakkı biçimsel olarak korunurken seçmenin bilinçli karar verme imkânı ortadan kalkar.
Basın elbette kusursuz değildir. Gazeteler ve televizyonlar taraflı davranabilir, ticari kaygılara teslim olabilir, sansasyon peşinde koşabilir veya yanlış haber yayımlayabilir. Bunun çözümü gazeteciliği siyasi denetime almak değil; daha güçlü meslek ilkeleri, etkili düzeltme mekanizmaları, çoğulculuk ve daha nitelikli gazeteciliktir.
Üstelik günümüzde sansür her zaman bir gazetenin kapısına kilit vurularak uygulanmıyor. Kamu ilanlarının siyasi sadakate göre dağıtılması, ağır para cezaları, seçici vergi denetimleri, yayın lisansları üzerinden kurulan baskılar, akreditasyon yasakları ve gazetecileri yıldırmayı amaçlayan davalar da aynı sonucu doğurabilir. Yayın organı görünürde faaliyetini sürdürürken araştırma yapma, soru sorma ve iktidarı denetleme kapasitesi adım adım yok edilebilir.
Kendisine güvenen demokratik bir yönetim, kendisini alkışlayan bir basın yaratmaya çalışmaz. Yanlışlarını gösterebilen, saklananı ortaya çıkarabilen ve resmî açıklamaları sorgulayabilen gazeteciliğin yalnızca muhalefet için değil, ülkenin sağlıklı yönetilmesi için gerekli olduğunu bilir.
Şeffaflık, hesap vermenin başlangıcıdır
Halk adına kullanılan yetkinin halka açık olması gerekir. Yurttaşlar kararların nasıl alındığını, kamu parasının nereye harcandığını, ihalelerin kimlere verildiğini ve makam sahiplerinin yetkilerini kendileri ya da yakınları için kullanıp kullanmadığını öğrenebilmelidir.
Ancak şeffaflık, devlet kurumlarının internet sitelerine anlaşılması güç veriler yüklemesi değildir. Bilgi zamanında, eksiksiz ve kullanılabilir biçimde açıklanmalıdır. Kamu kayıtlarına erişim kolaylaştırılmalı, denetim kurumları bağımsız çalışmalı, yolsuzlukları bildiren kamu görevlileri korunmalı ve gazetecilerin belgeleri incelemesine engel çıkarılmamalıdır. Yalnızca kararın kendisi değil, o kararın kimlerle görüşülerek, hangi gerekçelerle ve hangi çıkar dengeleri içinde alındığı da bilinmelidir.
Şeffaflık tek başına yeterli değildir; hesap verebilirlikle tamamlanmadığında vitrin olmaktan öteye geçemez. Kamu görevlileri sadece açıklama yapmakla yetinmemeli, hatalarının sonuçlarına da katlanmalıdır. Bakanlar parlamentonun sorularına cevap vermeli, idari işlemler bağımsız yargının denetimine açık olmalı ve mali usulsüzlükler, soruşturulan kişilerden bağımsız kurumlar tarafından incelenmelidir.
Her skandalın ardından uzun açıklamaların yapıldığı, fakat hiçbir sorumlunun istifa etmediği, hiçbir bağımsız soruşturmanın açılmadığı ve hiçbir kurumsal düzeltmenin gerçekleşmediği bir ülkede gerçek hesap verebilirlikten söz edilemez. Böyle bir düzende toplumun olup biteni görmesine izin verilir, fakat yanlışı düzeltecek yollar kapalı tutulur.
Kuvvetler ayrılığı yönetimi zayıflatmaz
Demokrasi, hiç kimsenin ve hiçbir kurumun sınırsız güce sahip olmaması düşüncesine dayanır. Yasama kanun yapar ve yürütmeyi denetler; yürütme kamu politikalarını uygular; bağımsız yargı ise hukukun sınırlarını gözetir. Bu erkler birlikte çalışır, fakat gerektiğinde birbirlerini durdurabilecek yetkiye de sahip olur.
Gücü elinde toplayan yönetimler bu denetim mekanizmalarını çoğu zaman ayak bağı gibi göstermeye çalışır. Mahkemeler millî iradeye karşı çıkmakla, parlamentolar kararları geciktirmekle, denetim kurumları yatırımları engellemekle, gazeteciler ise ülkeye zarar vermekle suçlanır. Oysa demokrasiyi koruyan tam da bu “rahatsız edici” denetimdir.
Hızlı karar almak her zaman iyi yönetmek anlamına gelmez. Hiçbir itirazla karşılaşmadan, kimseye danışmadan ve hesap vermeden karar alabilen bir yönetim son derece hızlı olabilir; ancak bu hız, yanlışların büyümesini de kolaylaştırır. Kuvvetler ayrılığı iktidarı felç etmek için değil, hatanın ve keyfîliğin bedelini toplum ödemeden önce müdahale edebilmek için vardır.
Kurumların yalnızca adının ve binasının bulunması da yeterli değildir. Siyasi sadakate göre şekillendirilmiş bir mahkeme, cübbeleri ve törenleriyle varlığını sürdürürken bağımsızlığını kaybedebilir. Kararnamelerle etkisizleştirilen bir parlamento toplantı yapmaya devam ettiği hâlde yürütmeyi denetleyemeyebilir. Yöneticileri iktidar tarafından belirlenen bir düzenleyici kurum, kâğıt üzerinde özerk görünürken uygulamada hiçbir bağımsız karar alamayabilir.
Bir kurumun gerçek gücü, iktidarın istediği kararları verirken değil, gerektiğinde ona “hayır” diyebildiğinde ortaya çıkar. Demokratik kurumların görevi hükümeti memnun etmek değil, devletin kurallara göre işlemesini sağlamaktır.
Çoğunluğun da yapamayacağı şeyler vardır
Demokrasi çoğunluk yönetimini gerektirir, fakat çoğunluğa sınırsız yetki vermez. Seçim kazanmak, hükümete ülkeyi yönetme hakkı sağlar; devleti, yargıyı, basını ve millî kimliği kendi mülkü gibi kullanma hakkı vermez.
Çoğunluğun azınlıkların haklarını ortadan kaldırma yetkisi de yoktur. Eğer demokrasi yalnızca sayıca fazla olanların istedikleri her şeyi yapması anlamına gelseydi seçimler ayrımcılığı, baskıyı ve kalıcı dışlanmayı meşrulaştırabilirdi. Temel hakların anayasal güvence altına alınmasının sebebi, insan onurunun ve özgürlüklerin geçici çoğunlukların tercihine bırakılamayacak olmasıdır.
Bugünün çoğunluğu yarının azınlığı olabilir. Muhaliflere karşı kullanılan keyfî yetkileri alkışlayanlar, iktidar değiştiğinde aynı araçların kendilerine yöneltildiğini görebilir. Bağımsız yargı, özgür basın ve güçlü kurumlar yalnızca muhalefeti değil, iktidardakileri ve onların seçmenlerini de geleceğin belirsizliklerine karşı korur.
Bu nedenle iktidarın sınırlandırılması millî iradeye karşı çıkmak değildir. Tam tersine, halk egemenliğinin bir liderin, partinin veya siyasi çevrenin kalıcı mülkiyetine dönüşmesini engellemektir.
Demokrasi çoğu zaman sessizce aşınır
Demokrasi her zaman darbeyle, tanklarla veya parlamentonun kapatılmasıyla sona ermez. Günümüzde demokratik gerileme çoğu zaman yavaş, dağınık ve ilk bakışta birbirinden bağımsız görünen adımlarla gerçekleşir.
Önce bir savcının görev yeri değiştirilir, ardından bir televizyon kanalına ağır ceza verilir. Bir mahkemenin yetkisi daraltılır, bir muhalefet belediye başkanı görevden alınır, bir gazeteci gözaltına alınır. Kamu ihaleleri denetimden uzaklaştırılır, bir sivil toplum kuruluşu güvenlik tehdidi ilan edilir ve geçici denilen olağanüstü yetkiler kalıcı hâle getirilir.
Her adım tek başına açıklanabilir görünür. Her biri teknik, zorunlu veya istisnai bir uygulama olarak sunulur. Fakat bu adımlar bir araya geldiğinde devletin niteliği değişir. Kurumlar ayakta kalır, ancak içleri boşalır. Seçimler yapılır, fakat yarış giderek eşitsizleşir. Mahkemeler çalışır, fakat adalet seçici uygulanır. Gazeteler yayımlanır, fakat farklı sesler azalır.
Demokrasi çoğu zaman bir gecede yıkılmaz; yavaş yavaş işlevsizleştirilir. Toplum, istisnaların artık kural hâline geldiğini fark ettiğinde süreci tersine çevirecek kurumlar çoktan zayıflatılmış olabilir.
Değişmeyen demokratik öz
Dünyanın bütün ülkelerinde aynı yönetim modelinin uygulanması ne mümkündür ne de gereklidir. Toplumlar devletin yapısı, sosyal politikalar, laiklik anlayışı, merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki denge ve yurttaş katılımının biçimleri konusunda farklı tercihler yapabilir. Bu farklılıklar demokrasinin doğasına aykırı değildir.
Ancak kültürel farklılıklar keyfî yönetimin bahanesi olamaz. Millî egemenlik düşünceyi cezalandırmayı haklı çıkaramaz. Seçim zaferi yargının ele geçirilmesine meşruiyet kazandıramaz. Güvenlik gerekçesi de gizlilik, baskı ve denetimsizlik için sınırsız bir ruhsata dönüştürülemez.
Hukukun üstünlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, özgür basın, şeffaflık, hesap verebilirlik, kuvvetler ayrılığı ve bağımsız kurumlar demokrasiye sonradan eklenen süsler değildir. Bunlar, iktidarın halka hizmet etmesini ve yurttaşların yeniden tebaaya dönüştürülmemesini sağlayan temel güvencelerdir.
Demokrasi farklı dillerde konuşabilir, farklı tarihlerden beslenebilir ve farklı anayasal biçimlere bürünebilir. Kısacası demokrasinin birçok rengi vardır, ancak onu demokrasi yapan ortak bir gramer de bulunur. İktidarı hukuka bağlamayan, itiraz hakkını korumayan, yönetenleri hesap vermeye zorlamayan ve gerektiğinde iktidara “dur” diyebilecek kurumları yaşatmayan bir düzen, adında demokrasi kelimesini taşısa bile demokratik sayılamaz.
Çünkü kurumlar sustuğunda, basın korktuğunda, yargı bağımlı hâle geldiğinde ve iktidar hesap vermekten kurtulduğunda renkler hızla solar. Geriye demokrasinin çoğulluğu değil, keyfî yönetimin karanlık ve tekdüze rengi kalır.




