
Uzunca bir zamandır devam eden bir karalama kampanyası var. Neymiş efendim, Kurtuluş savaşı hiç olmamış, yok olmuş da kimseyi yenmemişiz aslında, yok yenmişiz ama adı Kurtuluş Savaşı değilmiş. Yani kendi aralarında da bilgi kirliği var. Çünkü bilgileri kirli. Bizim kafamız da bilgimiz de çok net. Dış basında çıkan yazılar, işgal devletlerinin büyükelçilerinin ülkelerine geçtiği bilgi notları, aynı devletlerin istihbarat ajanlarının ilettiği ve gizliliği kaldırılmış raporlar, o dönem yazılan kitaplar, yabancı gazetecilerin bizzat gelerek yaptığı röportajlar, Anadolu’daki mücadeleyi adım adım izleyen Sovyetlerin dokümanları, savaş sonunda ülkelerine dönen Yunan komutanların başlarına gelenler, İngilizlerle amansız mücadele içindeki Hindistan’da yaşayan Müslümanların katkıları falan filan… Bizim kendimizi anlatmaya, ispat etmeye kanıt bulma çabamız yok, uğraşımız yok, kendimizden emin olmamızı gerektiren ve sağlayan çok şey var. Karalama kampanyası sahipleri de bu biliyor, bunu onların sahipleri de biliyor, dünya da biliyor. Ne var ki, insanlar iddialara cevap verilmeyince iddia sahiplerini haklı sanabiliyor. Hele ki, güç sahiplerinin yanlış bilgiyi karşınıza binlerce kez düşürme ihtimali olan sosyal medyadaki tüm mecraları satın alabilme gücü varsa.
Neymiş, savaşta o kadar hızlı ilerlenip 450 kilometre 11 günde nasıl yürünürmüş? Ayağında ayakkabısı bile olmayan bu mesafeleri nasıl yürüyebilirmiş? Uçağımız yokken böyle bir zafer nasıl kazanılabilirmiş? O kadar atı nerden bulmuşuz, yemini nasıl sağlamışız, nal var mıymış? Mustafa Kemal ikmal yolunu nereden, nasıl öğrenmiş de çevirmiş? Mustafa Kemal hiç cepheye gitmemiş, Ankara’da kadınlarla gününü gün ederken orduyu nasıl komuta etmiş? Zaten Mustafa Kemal meydan muharebesi komuta edebilecek çapta birisi değilmiş. Mış, miş, ama kanıt TikTok. Yapmayın hanımefendiler, etmeyin beyler.
Bu imkânsız şeyler oldu, insan aklını ve konu uzmanlarını şaşırtacak şekilde daha fazlası da oldu. Ama sizin söylediğiniz gibi olmadı. Hele öyle kolay hiç olmadı. O mucize komutanın varlığında Türk askeri bir mucize yarattı. Herkesin gözü önünde, ancak sinema kurgularında rastlanabilecek kadar olağanüstü.
O olağanüstü şeylerden en basiti 11 günde 450 kilometre mesafeyi düşman kovalayarak gitmekti. O olağanüstü şeylerden en basitinin bile ne kadar olağanüstü olduğunu anlamak istiyorsanız şöyle bir şey yapın:
Üzerinize abadan bir üniforma geçirin. Bulamazsınız; o nedenle uzun kollu, pamuklu (size torpil geçtim, pamuk iyidir, ferah tutar) bir şey giyin bakalım.
Ayağınıza öküz, eşek veya katır gönünden yapılmış ayakkabıları çekin. Onu da bulamazsınız. Markalı, cici spor ayakkabılarınızı (yine torpillisiniz, şöyle pahalısından dolgu taban, ortopedik bir şey artık) giyin bakalım.
Ayakkabının içine yünden çoraplarınızı geçirin. Onu da zor bulursunuz; pamuklu (yün çorabı giyip beş on dakika sonra ayaklarınız çamur gibi olmasın tabi) giyin bakalım.
Dört kiloluk mavzeri ve iki kiloluk mermilerini temsilen elinize uzun, sağlam bir dal alın. Hem kilodan tasarruf edersiniz (altı kilodan yırttınız) hem de bu sopa yürürken dengenizi sağlar.
Bir sırt çantası bulun. Artık onu bulabilirsiniz.
İçine bir battaniye, bir sefer tası, bir kaşık, bir çatal, bir çift çorap, bir atlet, bir don, bir matara koyun. Palaskanız kesin yoktur; o nedenle matarayı da çantaya koymanız gerekir.
Yarım Trabzon ekmeği de koyun. Ağırlığı iki günlük tayını karşılasın.
Bir de orta büyüklükte, ay yıldızlı al bayrağı yerleştirin.
Şehit düşerseniz son örtünüz olacak bu mümtaz kumaşı öperek koyun çantaya.
Liste biraz ayrıntılı oldu.
Bulamazsınız.
Onlar hücum çantalarını yaklaşık on dört kilo olarak taşıyorlardı. İç Güvenlik Koçyiğitleri, kışın eksi kırk dereceye kadar düşen soğuklarda kullanacakları uyku tulumlarını da taşıdıklarında, sırtlarında otuz beş kiloya yakın yük taşıyorlardı.
Ama size torpil yapalım.
Çantanıza yalnızca on kilo gelen herhangi bir ağırlık koyun.
Sonra arabanıza atlayın ve şehir dışına çıkın.
Gözünüze bir tepe kestirin.
Bir ucundan öbür ucuna yaklaşık bir kilometre, bulunduğunuz yerden yüksekliği de yalnızca yüz metre olsun.
Arabanızı park edin.
Şimdi tepenin bir başından öbür başına, size söylediğim kıyafetlerle ve sırtınızda o çantayla yürüyün.
Ufak bir ayrıntıyı unutmuşum:
Mevsim de Ağustos olacak.
Anadolu’nun en sıcak, en yakıcı ayı…
Tepenin bir ucundan öbür ucuna geçtiğinizde sırt çantanızı çıkarın. Gölge bir yer bulun ve dinlenin. Yanınızdaki suyu kana kana için.
Sonra bir an durun ve yaklaşık yüz yıl önce bu ülkeyi kurtaran kahramanların, sizin az önce yaptığınız şeyi yaklaşık altı yüz-yedi yüz defa tekrarlayarak yalnızca on dört günde Dumlupınar’dan İzmir’e yürüdüğünü düşünün.
Ama onların yolu sizin yolunuz değildi.
İkmal kanalları saat gibi işlemiyordu. İstedikleri zaman suya ve cephaneye ulaşamıyorlardı.
Üstelik öyle gezinti yapar gibi de ilerlemediler.
Karşılarında, canlarını kaybetmemek için canı pahasına bulunduğu mevzileri terk etmemeye çalışan; her türlü silahla donatılmış ve bu silahları kullanmaktan çekinmeyen bir düşman vardı.
Taarruz edilen mevziler müthiş tahkim edilmişti.
Denetleme yapan uzmanlar, bu tahkimatın Türkler tarafından aşılmasının mümkün olmadığını düşünüyordu.
Yani onlar yalnızca dağları ve tepeleri aşmadılar.
Yalnızca mermilerin ve bombaların arasından geçmediler.
Ateşle korunan engelleri de aştılar.
Üstelik bunu yalnızca bedenleriyle değil, iradeleriyle yaptılar.
Moral olarak da çok yüksek oldukları söylenemezdi.
Son büyük taarruzdan, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra ordunun komuta heyetinin neredeyse bütün alt ve orta kademesi şehit olmuş, ordunun önemli bir bölümü ise firar etmişti.
Yeni gelen askerler ise her akşam “haberleri seyrederek” dünyadan haberdar olan insanlar değildi.
Tam tersine, dünyanın ne durumda olduğundan çoğu zaman habersizdiler.
Onların bildiği bir tek şey vardı: Başkomutanları.
Ona güveniyorlardı.
Sevdiklerini memleketlerinde bırakıp, neyle karşılaşacaklarını tam olarak bilmeden cepheye gelen; her yaştan, her köşeden aslanlardı onlar.
Devlet henüz yoktu. Öldüklerinde “şehit”, yaralandıklarında “gazi” olacakları bile belli değildi.
Geride kalanlara kendileri için “hain” mi, “kahraman” mı deneceği belli değildi.
Hatta “Şimdi yaptığı askerlik, daha sonra vatan hizmetinden sayılacak mı, askerlikten düşülecek mi?” sorusunun bile cevabı yoktu.
Bedel belliydi: Hayat. Başka bedel yoktu. Durmak ve dinlenmek yoktu. Nefeslenmek bile yoktu.
Daha yedi yıl evvel “ölmeyi emreden” ve harbin gidişini tek başına değiştiren başkomutan şimdi yeni emrini vermişti:
“İLK HEDEF AKDENİZ, İLERİ!”
İnisiyatifin artık bizde olduğunu gösteren en büyük moral kaynağı da buydu zaten.
Ağustos ayı Türk’e sıcak geçer.
Kutlu aydır. Sayısız zaferimizin ayıdır.
Dumlupınar’da, savaşın en basit prensiplerinden biri olan “sıklet merkezi” esasına göre taarruz ettiğimiz mevzilerde bile düşmana karşı hiçbir konuda nicel üstünlüğümüz yoktu.
Bu prensip bize şunu söyler:
Taarruz edeceksen düşmana karşı silah, teçhizat, asker, mevzi ve bunların bileşiminde en az üçe bir; olmadı ikiye bir üstünlüğün olmalıdır.
Dumlupınar’da böyle bir üstünlük yoktu. Üstelik mesele yalnızca asker ve silah sayısı da değildi. Karşımızda yıllardır Anadolu’nun her tarafına yayılmış, denizden beslenen, ağır silahları ve düzenli ikmal imkânları bulunan bir ordu vardı. Bizim ise zamanla yarışan, mühimmatı sınırlı, yorgun ve kayıplarla eksilmiş bir ordumuz vardı. İşte burada Mustafa Kemal’in askerî dehası devreye giriyordu. O, savaşın sonucunu yalnızca silahların, sayıların ve mevcut mevzilerin belirlemesine izin vermedi. Düşmanın beklediği yerde değil, beklemediği zamanda; hazırlandığı şartlarda değil, hazırlıksız yakalanacağı şartlarda vurmayı seçti. Yunan ordusunun Anadolu’ya yayılmış kuvvetlerini bir anda ve her yerde yenmeye çalışmak yerine, kuvvetleri belirli bir noktada topladı, sıklet merkezini oluşturdu ve savaşı kendi istediği biçimde, kendi seçtiği yerde ve zamanda kabul ettirdi. Bu, yalnızca cesaret değildi. Bu, savaş meydanını daha savaş başlamadan zihninde kazanmış bir komutanın hesabıydı.
Fakat bir savaş planı ne kadar kusursuz olursa olsun, onu uygulayacak insan yoksa kâğıt üzerinde kalır. O planı dağlarda, tepelerde, tozda, sıcakta ve susuzlukta yürüten Mehmetçik’ti. Günlerce uykusuz kalan, ayağındaki postalı parçalanan, yarasına rağmen yürüyen, elindeki son mermiyi ne zaman kullanacağını bilen, kimi zaman cephaneyi kendisi taşımak zorunda kalan ve bütün bunlara rağmen “emir” dendiğinde yürümeye devam eden asker… Bugün birkaç kilometrelik yürüyüşten sonra dinlenme ihtiyacı hisseden bizlerin tahayyül etmekte bile zorlanacağı bir fedakârlıktan söz ediyoruz. Üstelik onlar yürüdükleri yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini de bilmiyorlardı. Önlerinde yalnızca düşman mevzileri, arkalarında ise bıraktıkları evleri, anaları, babaları, eşleri ve çocukları vardı. Kimi daha yolun başında son kez baktı memleketine, kimi bir daha dönemeyeceğini bilmeden çıktı yola. Onları ileri götüren şey, rahat bir hayatın sonunda elde edilecek bir ödül değildi. Vatanın elden gitmesi hâlinde geriye kendilerine ait bir hayatın da kalmayacağını bilmeleriydi.
İşte 30 Ağustos’u yalnızca bir askerî zafer olmaktan çıkaran asıl mucize burada başlar. Bir tarafta savaşın bütün matematiksel kurallarını bilen ve o matematiği kendi lehine çevirebilen bir deha; diğer tarafta o dehanın kurduğu planı, canı pahasına uygulayan bir ordu vardı. Mustafa Kemal’in dehası, imkânsız görünen şartlarda mümkün olanı bulmakla kalmadı; Mehmetçik de bulunan o imkânı sonuna kadar kullanarak imkânsızı gerçekleştirdi. Birinin elinde harita, diğerinin sırtında on dört kiloluk çanta vardı. Birinin önünde bütün cephenin hesabı, diğerinin önünde aşması gereken bir tepe vardı. Ama ikisinin de zihninde aynı hedef bulunuyordu. İşte bu yüzden Dumlupınar yalnızca bir muharebenin kazanıldığı yer değildir. Akıl ile fedakârlığın, komutan ile askerin, hesap ile cesaretin aynı noktada birleştiği yerdir. Ve o noktada, bütün imkânsızlıkların üzerine basarak bir millet yeniden ayağa kalkmıştır.
Sonuç?
Tüm Ağustosların, hatta tüm Türk tarihinin en büyük ve en kesin zaferlerinden biri. Dünya tarihinde siyasi sonuçlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, böylesine büyük bir zaferin eşine rastlamak kolay değildir.
30 Ağustos, bir milletin yok olmanın eşiğinden dönüp yeniden var olduğunu bütün dünyaya ispat ettiği gündür. Zafer elde edilmeseydi ne olacağı da aslında önceden prova edilmişti. En hafifinden, bir Sevr zulmünün uygulamaya konulacağı aşikârdı. Bu bir ihtimal değil, kesinlikti. Hatta üşenmeyin, elinizdeki telefondan Lozan Anlaşması yapılırken Türkiye’nin karşısında hangi devletler konumlanmış bir bakın. Yedi düvel nasıl bir olmuş, o yedi düveli Mustafa Kemal memleketin “harim-i ismetinde” nasıl boğmuş anlarsınız. Düvel-i Muazzama ve onun taşeronu Anadolu’nun göbeğinde nasıl yok edilmiş daha rahat kavrarsınız.
Ama siz kimseyi dinlemeyin. Bir sırt çantası ayarlayın. Dediğimi deneyin. Ağustos sıcağında o tepeyi bir başından öbür başına geçin.
Sonra bir gölge bulun. Biraz dinlenin. Suyunuzu için. Ve elinizi kalbinizin üzerine koyup, biraz insafa gelerek onları düşünün. O zaman ne demek istediğimi anlayacağınıza inanıyorum. Onların hak ettiği saygıyı duyacağınıza eminim.
Dünya tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazanarak bu zaferi siyasi başarıyla taçlandıran başta Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; sıradan toprağı kanıyla, canıyla ve teriyle sulayarak onu vatan yapan, bağrı yanık milletin eşsiz evlatları Mehmetçik için rahmet dilemek ve onları saygıyla anmak, bu ülkede yaşayan her vatandaş için yalnızca bir görev değil, bir insanlık borcudur.
NOT: Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, acılı ve gururlu ailelerine sabır, gazilerimize şifa dilerken; böyle onurlu bir bayrama sahip olan aziz milletimizin 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlarım.





