BATICI DEĞİL, BATILI: MALTEPE’DEN BUGÜNE BİR PAZAR YAZISI

                                                                                                                                                      E. Tuğamiral Cem OKYAY  Ankara,26.04.2026

Maltepe Askerî Cezaevi’nde bir sabah uyandım. Gazeteler gelmişti; muhtemelen The Taraf’tı. Başlıklardan biri aşağı yukarı şöyleydi: “NATO’cu ve Avrasyacı subaylar kavga ediyor.”

“Acaba,” dedim, “ben hangisiyim?”

Kumpas davaları olarak bilinen dönemde FETÖ’cüler “NATO’cu”, bizler de herhalde “Avrasyacı” kontenjanına yazılmıştık. Bu yazıda ise muhtemelen başta Avrasyacı, sonda NATO’cu gibi görünebilirim. İluminati, Sebatay ve Annunaki meseleleri ise kısmetse sonraki pazar yazılarına…

Aynı kelimelerin insanların meşrebine göre bambaşka anlamlar taşıdığı toplumlarda kendini ifade etmek çetin iştir. Bu durum kısa yazmayı neredeyse imkânsız hale getirir. Üstelik bu yazıdaki perspektif mizacıma da pek uygun değil. Ama mevzu trajikomik olunca, başka yol kalmıyor.

Rahmetli İlhan Selçuk, 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında gözaltına alınır ve Maltepe Askerî Cezaevi’ne gönderilir. Madanoğlu davası olarak bilinen süreçtir. Ziverbey Köşkü, o dönemi anlatan kitabıdır; zulümden, baskıdan, işkenceden bahseder. Doğan Avcıoğlu, Çetin Altan, İlhami Soysal ve yeraltı dünyasının ünlü ismi Dündar Kılıç da aynı dönemde cezaevindedir.

Anlatılır ki o dönemde Maltepe Askerî Cezaevi’ne Cumhuriyet gazetesi alınmazken, Dündar Kılıç’ın nüfuzu sayesinde rakı girişinde pek sorun yaşanmazmış. Bizim dönemimizde durum maalesef tamamen tersiydi. Ama bereket versin, bilimsel gerçekler vardı ve “İlim Çin’de bile olsa almak lazım.” İçinde nişasta veya şeker olan her sıvının, doğru şartlar oluştuğunda insanlığa bazı imkânlar sunduğunu biliyorduk. Bir de alkol 78 °C’de kaynar. Isıyı kontrol eden paralel evreni kontrol eder. Elbette Marshall yardımları misali dışarı çıkınca insan kolaya kaçıp marketten alıyor, yeteneklerini kaybediyor.

Bildiğiniz üzere İlhan Selçuk’un çilesi bununla da bitmedi. 83 yaşında, sabaha karşı 04.30’da, Ergenekon adı verilen —ki bu ismin tesadüfen seçildiğine inanmakta zorlanıyorum— dava kapsamında yeniden gözaltına alındı. Bu macerasını da Ergenekon Mergenekon kitabında anlattı.

Rahmetli Orhan Karaveli bir tarihte Maltepe’ye kapalı görüşe geldi. Yazmayı sevdiğim için beni de çağırdılar. Bir albay büyüğümüz sandalyede oturuyor; ben arkasında ayakta duruyorum. Camın diğer tarafında Karaveli ile tanışıp konuşuyoruz. Bize dedi ki:

“Çocuklar, ben 1971’de de buraya geldim. Çetin Altan sandalyede oturuyordu. Hemen arkasında da İlhan Selçuk ayakta duruyordu.” Sonra ekledi: “Yalnız böyle cam yoktu. Dehliz gibi, demirlerle örülmüş bir oluktan karşımızdakini zar zor görürdük.”

Biz aslında o halini de gördük. Sonra “modernize” ettiler. Telefon tertibatı ve kayıt imkânı da geldi; mevzuat gereği.

Sayın Karaveli de sonradan Kapı adlı romanımın önsözünü yazdı. Minnettarım.

Bütün bu kuşaklarda, 12 Eylül döneminin siyasi ve ideolojik tutukluları da dahil, sağcısıyla solcusuyla benim tanıdıklarımda bariz bir ortak taraf görürüm: Peşinde oldukları ideali yalnızca kendileri için değil, bütün millet için isterlerdi. Elbette bütün günahları ve sevaplarıyla insandılar; yanıldıkları, sertleştikleri, hatta memlekete ağır bedeller ödeten fikirlerin peşinden gittikleri de oldu. Ama kendileri için para ve güç peşinde olmadılar.

Bugün ise insan bazen daha zor bir soruyla karşı karşıya kalıyor: Bir fikrin gerçekten memleket için mi savunulduğunu, yoksa yalnızca mevzi, makam, kariyer veya çevre edinmek için mi taşındığını anlamak zorlaşıyor. Etiketler çoğalıyor, anlamlar azalıyor. NATO’cu, Avrasyacı, Batıcı, yerlici, millîci, ulusalcı, küreselci… Kelimeler çoğu zaman düşüncenin kendisini değil, kavganın mevziisini işaret ediyor. Oysa belki de asıl soru şu olmalı: Türkiye’nin geleceği için doğru yönelim nedir?

Bu soruya “Batıcı mıyız, Avrasyacı mıyız, NATO’cu muyuz?” diye cevap aramak bana eksik geliyor. Çünkü bu kelimeler çoğu zaman insanı düşünmeye değil, saf tutmaya zorluyor. Hâlbuki Atatürk’ün Batı’ya yönelişinde mesele bir saf tutma meselesi değildi. Bu, uzun savaş yıllarından, imparatorluk çöküşünden, askerî yenilgilerden, diplomatik yalnızlıklardan ve modern dünyanın güç kaynaklarını yakından görmüş bir kuşağın çıkardığı tarihî ve stratejik sonuçtu.

Atatürk Batı’ya, Batı karşısında hayatta kalmanın, güçlenmenin ve eşit muhatap olmanın yolunun Batı’nın bilimini, hukukunu, eğitimini, kurumlarını ve üretim kapasitesini almak olduğunu gördüğü için yöneldi. Mesele, Batılı dünyanın ürettiği modern gücün kaynaklarını anlayıp bunları Türk milletinin istiklali ve refahı için kullanabilmekti.

Bu noktada Amin Maalouf’un Labirent’te açtığı benzer pencere önem kazanıyor. Maalouf’un izini sürdüğü tarihî tabloda Rusya’nın, Japonya’nın ve günümüzde Çin’in hikâyesi bize benzer bir hakikati gösterir. Bu ülkeler Batı’yı sevdikleri için değil, Batı’nın ürettiği askerî, bilimsel, teknolojik, eğitimsel ve kurumsal kapasitenin modern dünyada güç üretmenin anahtarı olduğunu gördükleri için ondan istifade ettiler. Rusya, Petro’dan itibaren Batı’nın askerî ve idarî tekniklerine yöneldi. Japonya, Meiji Restorasyonu ile Batı’nın bilimini, mühendisliğini, eğitim sistemini ve sanayi organizasyonunu kendi millî bünyesine adapte etti. Çin ise ideolojik olarak Batı’dan farklı bir siyasal hatta dursa da, bugünkü kalkınmasını büyük ölçüde küresel üretim ağlarını, teknoloji transferini, mühendislik kapasitesini, modern sanayi disiplinini ve Batı pazarlarına erişimi kullanarak gerçekleştirdi.

Osmanlı’da da 18. Yüzyılın başından itibaren Batılılaşma çabalarını görürüz ve Cumhuriyeti bu çizginin devamı olarak nitelemek çok da yanlış olmaz.

Batı’ya karşı güçlü olmak isteyenler dahi, çoğu zaman Batı’nın bilimini, eğitimini, teknolojisini ve kurum üretme kapasitesini öğrenerek güçlendiler.

Türkiye’nin Cumhuriyet tercihi de bu bakımdan bir medeniyet teslimiyeti değil, tarihî bir akıl yürütmeydi. Atatürk’ün hedefi, Türkiye’yi kişiliksiz bir taklitçiliğe mahkûm etmek değil; savaşlardan çıkmış, yorgun, yoksul ama onurlu bir milleti çağdaş dünyanın rekabet edebilir bir üyesi haline getirmekti.

NATO üyeliği de bu çizginin dışında değil, kendi tarihî bağlamı içinde anlaşılmalıdır. Türkiye NATO’ya keyfî bir ideolojik tercihle girmedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve doğu sınırları üzerindeki talep ve baskıları karşısında Türkiye son derece sert bir jeopolitik gerçeklikle karşı karşıya kaldı. Ya tavizlere boyun eğilecek ya da askerî ve ekonomik bakımdan çok ağır sonuçları olabilecek bir yalnızlık içinde Sovyet baskısına direnilecekti. Bu şartlarda Batı güvenlik mimarisiyle bütünleşmek, Türkiye için yalnızca bir tercih değil, bir beka hesabıydı.

Peki, bugün?

Bugün de soru aslında çok farklı değildir. Elbette dünya değişti. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısı yok. ABD’nin tartışmalı politikaları var. Avrupa’nın stratejik zaafları var. NATO içinde zaman zaman Türkiye’nin haklı itirazlarına konu olan ciddi sorunlar var. Batı’nın çifte standartları, demokrasi ve insan hakları söylemiyle güç politikası arasındaki çelişkileri de ortada.

Nitekim bugün de ittifak içi tartışmalar eksik değildir. Trump’ın zaman zaman NATO’dan çıkma imasını siyasal baskı aracı olarak kullanması, Hürmüz Boğazı krizini NATO müttefikleriyle ilişkilendirerek Avrupa’yı sorumluluk almaya zorlaması ya da Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin ile birlikte Avrupa üzerinde etkili olabilecek aktörler arasında sayması, doğal olarak Ankara’da rahatsızlık yaratmaktadır. Bunları görmezden gelmek gerekmez. Fakat unutulmamalıdır ki yakın tarih, NATO içinde bundan çok daha derin siyasi krizlere de tanıklık etmiştir. Fransa 1966’da NATO’nun entegre askerî komuta yapısından ayrılmış, 2009’da geri dönmüştür. Yunanistan 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında NATO’nun askerî kanadından çekilmiş, 1980’de yeniden entegre olmuştur. 1956 Süveyş Krizi’nde ise NATO üyesi İngiltere ve Fransa, yine NATO’nun lider ülkesi ABD ile karşı karşıya gelmiştir. Bugünlerde Pentagon’un İspanya’nın NATO üyeliği ile ilgili spekülasyon yaptığı bir yazının sızdığını (ya da sızdırıldığını) okuyoruz. Yani ittifaklar melekler korosu değildir; çıkarların, egoların, tarihî hafızaların ve krizlerin iç içe geçtiği yapılardır. Önemli olan, bu krizlerin varlığına bakarak kurumsal bağları bütünüyle reddetmek değil, o bağların içinde daha güçlü, daha saygın ve daha pazarlık gücü yüksek bir Türkiye inşa edebilmektir.

Ama bütün bunları görmek, bizi şu temel sorudan muaf tutmuyor:

Türkiye, hangi dünya ile daha güçlü, daha müreffeh, daha güvenli ve daha hür yaşayabilir?

Bugün Türkiye’nin Batı ile ilişkisi yalnızca askerî bir ittifak meselesi değildir. Türkiye’nin ihracat pazarları, üretim standartları, teknoloji ekosistemi, finansman kanalları, eğitim bağlantıları, savunma sanayii iş birlikleri ve milyonlarca insanımızın Avrupa’daki varlığı bu ilişkinin çok daha derin olduğunu göstermektedir. Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk, bu meselenin yalnızca devletlerarası bir tercih olmadığını; ailelerin, işçilerin, öğrencilerin, girişimcilerin, emeklilerin, kültürün ve gündelik hayatın meselesi olduğunu da hatırlatıyor. Türkiye, Avrupa’ya dışarıdan bakan bir ülke değildir. Avrupa’nın içinde emeği, ailesi, hafızası ve geleceği olan bir toplumdur.

NATO üyeliği de yalnızca “askerî şemsiye” diye küçümsenecek bir mesele değildir. NATO, aynı zamanda müşterek harekât kültürü, savunma planlaması, altyapı yatırımları, standartlar, teknoloji, eğitim, komuta-kontrol anlayışı ve bilimsel araştırma ağıdır. NATO Bilim ve Teknoloji Örgütü’nün faaliyetlerine bakıldığında, savunma ve güvenlik alanında bu ölçekte kurumsallaşmış bir bilgi üretim ekosisteminin başka bir askerî şemsiye altında bulunamayacağı görülür.

Elbette bu, Türkiye’nin her konuda Batı ile aynı politik çizgide olacağı anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye güçlü bir devlet aklıyla kendi millî çıkarlarını savunmalı; alternatif ilişkiler geliştirmeli, kendi savunma sanayiini, teknolojisini ve diplomatik hareket alanını büyütmelidir.

Çin’in yükselişi inkâr edilemez. Rusya’nın tarihî ve askerî ağırlığı görmezden gelinemez. Asya’nın ekonomik dinamizmi elbette önemlidir. Türkiye bütün bu dünyalarla ilişki kurmalıdır. Fakat hâlâ cevap bekleyen bir soru vardır: Bu güç merkezleri, Türkiye’ye yalnızca taktik fırsatlar mı sunuyor, yoksa hukuk, refah, birey-devlet ilişkisi, eğitim, bilimsel özgürlük, kurumsal kalite ve insanca yaşam bakımından ikna edici bir model mi öneriyor?

Bugün itibarıyla Batı dünyası bütün çelişkilerine, ikiyüzlülüklerine ve krizlerine rağmen hâlâ hukuk devleti, üniversite, bilimsel üretim, teknoloji, girişimcilik, bireysel özgürlük, denetlenebilir iktidar ve kurumsal süreklilik bakımından en gelişmiş referans setini sunmaktadır. Öyleyse mesele, Türkiye’nin millî gücünü hangi kaynaklardan besleyeceğini doğru tespit etmektir.

Sonuçta bana göre Türkiye’nin ihtiyacı Batıcı, NATO’cu veya Avrasyacı etiketlerinden birine sığınmak değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, tarihî tecrübesini, jeopolitik konumunu, ekonomik gerçeklerini, toplumsal bağlarını ve gelecek vizyonunu dikkate alan soğukkanlı bir stratejik akıldır. Bu akıl, Batı ile bağları koparmayı değil; Batı’nın bilimini, kurumlarını, hukukunu, teknoloji ekosistemini ve güvenlik mimarisini Türkiye’nin millî kapasitesini artıracak şekilde kullanmayı gerektirir.

Atatürk’ün yaptığı da buydu. Kendi aklıyla, kendi çıkarıyla, kendi tarihî tecrübesiyle Batılı dünyanın kurumları içinde güçlü bir Türkiye.

Yayınlanan tüm makale ve yorumların yasal sorumluluğu yazarlarına aittir. Başkent Ankara Strateji Enstitüsü, bu içeriklerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.
Etiketlendi:

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız