Kemal KARA
Ilık bir sonbahar akşamı güneş yeni batmıştı. Gözleri, kızılla boyanan boğazın maviliğinde daldı kaldı. Koca bir cihan imparatorluğunun başındaydı ama ne var ki imparatorluktan geriye enkaz kalmıştı. Dedeleri dünyayı titretmişti şimdi ise kendisi tir tir titriyordu. Ne olacaktı hali?
Yalnız kalmanın derinliği içerisinde gölgesi ile baş başa kalmıştı. Eee dedi böyle olacağı belliydi. Rönesans ve reformu kaçırdık, yetmedi gelişmelere ayak uyduramadık, hele o son sanayi devrimini ıskalamamız tuz biber oldu. Birde hilafet kayığına bindik ki gerçi hilafet iyi olmuştu en azından kalabalığı kontrol altında tutuyordu. Olmasaydı ne olurdu sırtından soğuk ter boşaldı.
Neyse dedi gölgesine durumu idare ederiz. Ayrıcalıklı Gayri Müslimler ile imtiyazlı, kapitülasyon sahibi ecnebi devletleri ile varlığımı devam ettiririm. Hem zaten dünya değişmişti, milli tren kaçmıştı. Olsun varsın birinin trenine binerim, en kötü ihtimal bir zırhlı olur diye iç geçirdi.
Bir anda hizmetlinin sesi ile ılık sonbahar akşamına geri döndü. Sultanım dedi ses evlilik hazırlıkları tamam. 60 yaşındaydı hayatının son çeyreğinde, eşi ise daha 19 yaşındaydı hayatının ilk çeyreğinde.
Teşekkür etti. Başı önde düşünceli düşünceli ağır ağır merdivenleri adımlamaya başladı.
Aynı ılık akşamüstü gökyüzü kızıla boyanmıştı ama toprakta kan kırmızıydı. Kan ve barut kokusu birbirine karışmıştı. Sakarya Nehri’nin doğusunda, Polatlı – Haymana hattında can pazarı vardı. 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Yunan’a karşı vuruşuyordu. Parola belliydi “Ya İstiklal Ya Ölüm”.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu ve yıldızlar öyle ışıltılı ve öyle ferahtılar ki, şayak kalpaklı adam, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun basına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı. (Nazım HİKMET)
Bu sarışın kurt çocukluğundan beri bu hayali kuruyordu, bu uğurda bir daha görmemek pahasına baba ocağını, doğduğu evi terk etmişti. Vatan diyordu. Bağımsızlık benim karakterim diyordu. İşgal altındaki İstanbul’a geldiğinde, boğazın mavi sularında demirli işgal devletlerinin zırhlılarını görünce yumruklarını sıktı, gözleri kısıldı geldikleri gibi giderler dedi.
Bilerek ve hesaplayarak söylemişti. Cepheden cepheye koşmuş, kahraman Türk milletinin azim ve kararlılığını, fedakârlığını biliyordu. Sadece bilmiyor güveniyordu. Onun için vatanın her karış toprağı kutsaldı kaderine terk edilemezdi.
Cihan harbinden yenik çıktınız demişlerdi ancak durum hiç de öyle değildi. Çanakkale geçilememişti. Oysa bir İngiliz, bir Fransız (Sykes-Picot) hasta adamı aralarında paylaşmışlardı bile. Rus bir taraftan, İngiliz diğer taraftan, Fransız ayrı bir yerden, İtalya bir başka yerden parça kopartıyordu. Koca imparatorluğun bir tane gerçek dostu olmaz mıydı? Gerçi tarihi bilen için bu hep böyleydi. Türk’ün Türk’ten gayri dostu hiç olmamıştı.
Tam da bu arada Bolşevikler kuzeyde çarlık Rusya’yı devirdiler. İngiliz ve Fransız’ın planı boşlukta kaldı gibi oldu. San Remo konferansı ile durumu güncellediler. Sevr Anlaşması adlı ölüm belgesini masaya koydular. Ama bu yetmez idi, işleri hal edecek kullanışlı bir aparata ihtiyaç vardı.
Yunan hançerini de Ege’den Anadolu’ya soktular. O gün Ege’den hançerlenmiştik bugün Güney’den.
Atatürk’ün bizzat el yazısı ile ifade ettiği gibi “Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir… Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”
O gün cephede sadece Yunan yoktu. Kurtuluş savaşına karşı çıkan cemiyetlerde o gün Yunan’ın yanındaydı. Milli direnişe ayak diriyorlardı. Top sesleri Ankara’dan duyuluyor Yunan kaçıyor zafer bizimdir diyorduk. Öyle şey olmaz, nafile bir çaba içindeyiz koskoca Yunan’a karşı koyulamaz diyorlardı.
Kimdi bunlar:
- Teali-i İslam Cemiyeti (İslam Teali): kurtuluşun ancak halifeye bağlılıkla mümkün olduğunu savunarak halkı milli direnişe karşı kışkırtan cemiyet.
- Kürt Teali Cemiyeti (Kürdistan Teali): İngiliz desteğiyle Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan ayrılıkçı cemiyet.
- İngiliz Muhipleri Cemiyeti: İstanbul Hükümeti üyelerinin de desteklediği, kurtuluşun ancak İngiliz mandası ve himayesi (dostluğu) altına girilerek sağlanabileceğini savunan işbirlikçi dernek.
- Wilson Prensipleri Cemiyeti: Amerikan mandasını tek kurtuluş çaresi olarak gören aydınlar tarafından kurulmuş cemiyet.
- Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası: Ülkenin kurtuluşunun ancak padişahın ve halifenin emirlerine sıkı sıkıya uymakla gerçekleşeceğini savunan saltanat yanlısı grup.
- Hürriyet ve İtilaf Fırkası: İttihat ve Terakki düşmanlığı üzerinden şekillenen, Anadolu’daki Kuvayı Milliye hareketini bir ittihatçı ayaklanması sayarak tamamen yok etmeye çalışan siyasi yapı.
Yukarıda adı geçen belli başlı bu yapılar Türk’ün sırtından hiç eksik olmadı, kene gibi yapıştılar, kanımızı emdiler. Kurtuluş savaşını biz sadece işgal kuvvetlerine değil bunlara karşı da verdik. Ve hala vermeye devam ediyoruz. Bu cemiyetlerin ismi değişti parti oldu, tarikat oldu, cemaat oldu, çete oldu, örgüt oldu.
Yetmedi, azınlıklar tarafından kurulan; Mavri Mira Cemiyeti, Pontus Rum Cemiyeti, Etnik-i Eterya Cemiyeti,Taşnak ve Hınçak emiyetleri,Alyans İsrailit ve Makabi Cemiyetleri, EOKA oldu, ASALA oldu, PKK oldu, PYD-YPG oldu.
Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
Not: Taze damat padişah meşruiyet peşinde kul köleydi, tam da düşündüğü gibi bir zırhlıyla sessiz sedasız terk eyledi.





