
“TERÖRSÜZ BÖLGE” İLE KASTEDİLEN
Fatih Abiş, 14 KASIM 2025
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Hükümeti tarafından “terörsüz Türkiye” projesi yürütülürken, hazırlık hamlelerine başlanan “terörsüz bölge” aşaması, kartların yeniden dağıtıldığını gösteriyor.
“Terörsüz Türkiye” hedefi ilk olarak Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) 20 Mart 2025’teki toplantısına ilişkin basın açıklamasında yer aldı, 22 Mayıs 2025 ve 30 Temmuz 2025’teki toplantılar sonrasında da devam etti.
En son 30 Eylül 2025’teki toplantıya ilişkin açıklamada ise;
“Terörsüz Türkiye istikametinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altındaki faaliyetlerin de katkısıyla gelinen aşama değerlendirilmiş; milletimizin istikbalinin önündeki terör duvarının tamamen yıkılarak huzur, refah ve güven ikliminin daim kılınmasına yönelik güçlü irade teyit edilmiştir.
Müteakiben “terörsüz bölge” hedefiyle pekiştirilecek süreç dâhilinde, komşu coğrafyamızda da terörün hiçbir tezahürüne yer verilmeyeceği ve terör zemini üzerinden yayılmacılığa kati surette müsaade edilmeyeceği vurgulanmıştır.”
denildi.
Hükümetin takip ettiği “programın” yani resmin tamamı Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin sınırlarına mı tekabül ediyor? Öyleyse hedefleri nedir? Açık edilmez, bilemiyoruz.
Ancak olanları görmek, sonrasına dair hiç değilse tahmin yürütmek mümkün ve gerekli.
Hükümet, “devlet bürokrasisi içinden kurum ve aktörleri” sahaya sürdü.
Bu şekilde “terörsüz Türkiye” adlı proje kapsamında; PKK/KCK, Irak ve Irak’ın Kuzeyindeki Yerel Yönetim (IKYY) ile görüştü, anlaştı.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) -en azından İngiltere ve Almanya- ile de koordineli ve uyumlu olmalı ki sürdürülen görüşmeler ve yapılan çeşitli anlaşmalar dikkate alındığında beklentiler üzerinde uzlaşıldı denilebilir.
Örgüt feshedilecek ve silah bırakacak. Militanlar Türkiye’yi terk edecek, muhtemelen Irak topraklarında kalabilecekler. Irak’ta da otonomi falan istemeyecekler.
Hükümet, örgütün işine gelecek veya hoşuna gidecek yasalar, belki anayasa yapacak. Örgüte operasyon yapmayacak. Örgüt yöneticilerine ülke bulacak. Örgüt üyelerinin bir kısmının sicillerini temizleyecek ve bazı teröristleri cezaevinden çıkaracak, salıverilenleri topluma -her nasılsa- entegre edecek.
Aslında, “bu süreçle Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik bataklık arasında pek de olumlu bir ilişki görünmüyor” hatta program yeni ekonomik yükler getirmekte. Dolayısıyla siyasal sonuçlar alınmak isteniyor.
Hükümet tarafında beklenen hasılanın, AK Parti’nin tüm ekibiyle (hatta yeni ittifaklarla genişletilerek) muhtemelen uygun zamanlamada yapılacak seçimle ülkenin yönetiminde kalması olduğunu düşünenler az değil.
Konunun Suriye tarafında, ABD’nin “bölgesel partneri” olan silahlı unsur HSD (Suriye Demokratik Güçleri-SDG) meselesi var.
“HSD” kısaltmasını diğer örgüt adları gibi Kürtçe olması nedeniyle kullanmak resmi ve ortak mücadele açısından önemli. En azından devletin genel yaklaşımı bu şekildeydi.
Ancak devlet, medya, akademi dünyası nedense PKK, KCK, HPG, PAJK, PYD, YPG, YPJ, HPC, KONGRA-GEL gibi sayısız hedef örgüt adını Kürtçesinden kullanırken bu örgütte Türkçesini (SDG) kullanıyor. Algı ve kurgu ile ilgili de olabilir.
HSD’nin “Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi Bölgesi” adıyla alan hakimiyeti kurmak isteği, Avrupa’daki Kürt diasporanın da çabalarıyla dış desteklere mazhar oluyor.
Bahse konu bölgeye yerelde “Rojava” deniliyor.
Hatırlatalım; HSD’ye, Suriye’de PKK/KCK’nın üst siyasi yapılanması PYD ile silahlı aparatı YPG ve kadın birlikleri YPJ de dahil, mahalle gençlik birimleri HPC de. Ayrıca kısmen Süryani-Asuri Birliği (HSNB) ve Araplar var. Sembolik sayıda Ermeni, Türkmen ve Çeçen olduğu da söyleniyor. Profesyonel batılılar da aralarında geziyor.
Finans gibi kilit kadrolarda ilk başta Türkiye’den kaydırılan örgüt unsurları görevlendirilmişti.
HSD bölgede zorunlu askerlik yaptırdığı ve bölge halklarını forse ettiği için, kadrosunu 100 binlere dayandırmak mümkün. Bunların arasında çocuk yaşta olanlar da az değil.
HSD’ye bağlı iç güvenlik yapılarının, genel asayiş, yol kontrol, istihbarat, cezaevi koruma ve trafik kontrol birimleri de görülmüştü.
Bölge halkının örgütün kadrolarına çok da muhabbet duyguları beslemediği de duyuluyor.
Türkiye-Suriye-ABD Hükümetleri arasında yapılan görüşmelerde “Suriye’nin toprak bütünlüğü” konusunda mutabık kalınması değerli.
ABD Büyükelçisi Thomas Joseph Barrack Jr.’ın, HSD ile bir ortak nokta bulma aşamasına geldiklerini açıklaması, Türkiye’nin yürüttüğü politikaların başarı durumunun anlaşılabilmesi açısından ABD-HSD ortak noktasının detaylarını önemli kılıyor.
HSD, bünyesine küçük grupları da katmış şekilde, ABD’nin yanı sıra AB ve IKYY tarafından da destek görüyor.
Daha önce Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) adıyla bir birlik oluşturup YPG saflarında silahlı faaliyetlere katılmış olan Türkiye kökenli aşırı sol terör örgütleri HSD-YPG bünyesindeki gruplardan biri. Zamanla çözülen gruptan Marksist Leninist Komünist Parti-MLKP de HBDH ve YPG ile yolları ayırıyormuş.

Yürütülen son süreçten hoşnutsuzluk duyan silahlı Türk sol örgütlerinin, Kürtçü terör odağı PKK etrafında yaptığı ittifaktan kopmalar olduğu anlaşılıyor.
HSD’nin ülkenin %40’ını kontrol ettiği iddiaları tartışılır. Silahlı gücü, nicelik verileri, demografik göstergeleri ve dış destek potansiyeli yer yer büyütülerek, Suriye güvenlik mekanizmasının ise dağınıklığı ve yetersizliği öne sürülerek Suriye yönetiminden tavizler elde edilmesine çalışılıyor.
Örgütün alan hakimiyeti potansiyeline oranla kıyaslanamayacak kadar yüksek duruyor, talepleri de abartılı.
Aslında, 2010’lardaki radikal İslamcı terör ortamı bir yana, daha eski tarihi tecrübelere bakılırsa Suriye’de özellikle Arap halkın sınır ötesinden gelen Kürt ve Hristiyan toplulukları çok da hoş karşılamadığı görülebilecektir.
Şeyh Said Ayaklanması (1925) ve sonrasında, Türkiye sınırları dahilindeki başkaldırı hareketleri esnasında veya hareketlerin bastırılması üzerine sınır ötesine kaçarak Suriye’nin kuzeyine yerleşen Kürt ve Hristiyan gruplar, Arap toplulukların arasına pek de karış(a)mamıştı.
O yıllarda bu iki grubun; Suriye’de sürekli “taleplerde” bulundukları ve memnun edilme ihtimallerinin çok az olduğu, bölgede “kaçakçılıktan” geçindikleri yönündeki tespit ve değerlendirmeler, İngiltere resmi makamları arasındaki gizli yazışmalara konu olmuştu.
Şeyh Said Ayaklanmasının bitiminden sonra Türk Hükümetince sınır ötesine kaçanlara çıkarılan af, söz konusu kesim tarafından samimi bulunmamış ve isyancılar ülkeye dönüş fırsatını değerlendirmemişti.
Günümüzde yurt dışındaki PKK’lı teröristler için benzeri bir çalışma dillendirilmekte olup, 2000-2010’lu yıllarda yapılan iyi niyetli girişimlerde teröristlerin ülkeye dönmemesiyle yaşanan “fiyaskolar”, mutlaka göz önünde bulundurulmalı.
İngilizlerin doğuştan gelen imtiyazları olan Kürt liderler üzerinden çalışma yaptığı, Amerikalıların kendi adamlarını yetiştirdiği söylenir. HSD-YPG komutanı olarak lanse edilen PKK/KCK üyesi Mazlum-Erdal kod Ferhat Abdi Şahin’in, ABD’nin yetiştirmesi olduğu doğru olsa gerek.
Söz konusu coğrafyada Kürt aşiret ve tarikat liderleri üzerinden İngiltere’nin etkisini sürdürdüğü de değerlendirilebilecektir. Özellikle Barzanilerin İngiliz hükümet yetkilileri ile temaslarına çoğu zaman MI6 da katılım sağlamakta. (https://kudushaber.com.tr/d/7197/barzani-den-secim-oncesi-londra-ziyareti)
İlginçtir her dönem egemen devletlerce, Türkiye’nin Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyini işgal etmesinden endişe duyulmuştur.
Bu endişenin günümüzde içerideki karşılığı tüccar Büyükelçi Barrack, dışarıda ise Amerika Birleşik Devletleri Merkez Komutanlığı (CENTCOM).
CENTCOM’un sorumluluk alanı Orta Doğu ve Mısır, Orta Asya ve Güney Asya’nın bir kısmı.
Bölgedeki dengeleri doğrudan etkileyebilecek bir durum olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönemde içe dönmeye eğilimli olduğu iddia ediliyor.
ABD kurumları bölgeye askeri ve ticari sahada yayılmaya başlamışken, HSD-YPG’ye bu kadar sirayet etmişken, CENTCOM HSD-YPG ile tatbikat bile yapmışken, Trump’ın ticari bakış açısıyla, CENTCOM bütçesini kısmaya, Irak-Suriye’de Amerikan varlığını azaltmaya ve PKK/KCK-HSD’ye desteğini sınırlamaya gitme ihtimali var mıdır bilinmiyor ama böyle bir tutum, oyuna farklı bir yön kazandırabilir.
Nitekim Trump; Beyaz Saray’da ağırladığı Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın arananlar listesinden düşürülmesi, Sezar yaptırımlarının 3 ay daha askıya alınması, Suriye’nin İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı 2014’te kurulan küresel koalisyona katılması ve Washington Büyükelçiliğinde faaliyetlere yeniden başlanılmasının yolunu açtı.

3 aylık rahatlatma süresi; süreçle veya Şara’yla ilgili birtakım beklentilerin vadesi de olabilir.
Koalisyona katılınca Hizbullah, Hamas ve İran Devrim Muhafızlarıyla da mücadele etmeyi taahhüt etmiş olan Şara’nın, itaatinden memnun kalınmış gibi görünüyor.
Ancak, ağır baskı unsuru olan yaptırımlar, Suriye’de yatırım yapmak isteyeceklere tepede giyotin gibi duruyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da aynı tarihte oradaydı, ABD’li ve Suriyeli karşılıklarıyla görüştü.
Buraya kadar çizilen çerçevede;
Orta vadede, Suriye’nin Irak sınırına yakın bölgelerde Barzani aşireti yanlısı veya buna eğilimli Kürt, Yezidi vd. kökenli kesimin yaşıyor olması bağlamında “IKYY etki bölgesi” genişleyebilir. Bu durumun resmiyet/statü kazanması halinde, IKYY yeni bir isimle bile karşımıza çıkabilir.
Uzun vadede, Suriye’de dışarıdan baskının devam etmesi durumunda “terörsüz bölge” projesinde çözüm ayaklarından biri olarak “münfesih! PKK/KCK” kontrolünde değil de üzerinde uzlaşılmış “Barzani aşireti idaresinde bir otonom bölge” de dizayn edilebilir.
Bölünmesinden endişe edilen Irak’ta “henüz” IKYY dışında bir otonom bölge gelişmediğinden, üst aklın Suriye ilgili bölünme kararlılığında olmayabileceği ihtimalini değerlendirmek lazım.
Fırat Nehri’nin doğusunda PKK/KCK’nın kontrolünde, Suriye devletine entegre bir “kanton” yapısı da Suriye ve Türkiye’ye dayatılabilir. PKK/KCK’nın geçmişte ilan ettiği Cizire, Kobani ve Afrin kantonları yeniden canlandırılabilir. Tabiidir ki böyle bir durumda Türkiye’nin mücadele tarzı da değişebilir, dönüşebilir.
Bu oluşumlar gerçekleşirse kimlerle komşu olacağımız sorusu akla geliyor. Gerçi Habur’un karşısındaki Halil İbrahim, Irak’ın değil de IKYY’nin kapısı değil midir? Alışılıyor zamanla.
Barzani veya PKK/KCK otonomisi değil de Suriye’de geniş katılımlı meclis ve temsil mantığıyla, eşitlikçi bir yeni anayasa gelişebilir mi? Görünürdeki çabalar bu yönde.
Suriye Hükümeti ile HSD arasındaki 10 Mart 2025 mutabakatı kapsamında; Suriye’de ateşkes sağlandıktan sonra, Kürtlerin vatandaşlık hakkının verilmesi, Suriye’nin kuzeydoğusunda HSD kontrolündeki askeri ve sivil yapı-kurumların merkezi yönetime devredilmesi, yerlerinden edilmiş Suriyelilerin yerleşim yerlerine geri dönmesi ve Beşar Esad ile mücadelede ortak hareket edilmesi adımları önemli aşamalar.
HSD silahlı unsurlarının Suriye ordusuna dahil olacağı ancak kendi hakimiyet bölgelerinde görev yapacağı ve üç tümene ilişkin sözde komutanlarının listesini Uluslararası Koalisyona ilettiği haberi doğruysa; HSD’nin Suriye’de yeni devlet sisteminin tamamen dışında görülmesi gittikçe güçleşiyor.
Türkiye’nin Şam çevresinde askeri konuşlanmasına sert şekilde direnen İsrail Hermon Dağı’na, ABD ise Mezze üssüne yerleşecek gibi. ABD’nin üslendiği mevkiler ile HSD’nin bulunduğu noktalar itibarıyla, farazi bir iç sınır görünüyor.
Kamuoyunda zaman zaman endişe edilen “Türkiye’de üniter yapıya müdahale tehlikesi” olasılığı düşük. Bölgede sınırların ötesinin dizayn edilmesi ise daha güçlü ihtimal.
“Terörsüz bölge” için de Suriye birinci öncelikli devlet olarak öne çıkıyor.







