Derleyen; “Ercan ÖZCAN”, Güvenlik Uzmanı
Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye ayrılması ve Konstantinopolis’in Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun başkenti olması nedeniyle, Konstantinopolis Piskoposluğu önem kazanır. Bizans İmparatoru Piskoposluğa Patriklik statüsü ve ekümeniklik unvanı vererek, siyasi olarak güç kazanmak ister.
Bu durum ekümenik olan diğer kiliseler tarafından kabul edilmez ve protesto edilir. Osmanlı ise, Fener Rum Ortodoks Patriğine bazı yetkiler vererek “millet başı” olarak görevlendirir. Bu görev sadece Osmanlı sınırları dâhilinde geçerli olup, ekümeniklik anlamına gelmemektedir.
Ancak Patrik, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflama döneminde bu yetkisini kötüye kullanarak, İmparatorluğun parçalanması yönünde çok aktif olarak çalışır. Millî Mücadele döneminde Patrikhane; bir fesat ve ihanet ocağı, Rum çeteleri için silah deposu, militan eğitim yuvası rolünü üstlenir.
Lozan antlaşması ile birlikte Patrikhane, Türkiye’deki Ortodoks azınlıkların dinî vecibelerini yerine getiren dinî bir Türk Kurumu haline getirilir. 1980’li yıllara kadar ekümeniklik söz konusu değilken; 1990’lı yıllardan itibaren ABD, AB ve Yunanistan’ın destekleri ile Patrikhane, ekümeniklik iddialarında bulunmaya başlar.
Ekümeniklik, ne laik Türk Devleti’nin Anayasası ve kanunları ile ne de Lozan Antlaşması ile bağdaşmaktadır. Patrik, mevcut kanunların kendisine tanımadığı bir unvanı kullanamaz. Ekümeniklik, sadece Ortodoks dinini ve Ortodoks kiliselerini ilgilendiren bir mesele değildir; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de bağlar. Ayrıca Nüfusunun % 99’u Müslüman olan Türkiye, kendi topraklarında bağımsız dinî bir Ortodoks otoritesi istememektedir.
Fener Rum Ortodoks Parikhanesi’nin Ekümeniklik İddiaları
EKÜMENİK kelimesi Yunanca Oikos (ev, barınak), Oikouman (üzerinde insan yaşayan yer) manasına gelmektedir. Dinî bir terim olarak Ekümen, ise Hristiyanlığın yaşadığı toprakları ve kilisenin “evrensel ”, “dünya çapında”, “cihanşümul” oluşunu, göstermek için kullanılır.
Fener Rum Patrikhanesi’ne ekümenik statüsünün verilmesi, İstanbul’u dünyadaki 270 milyon Ortodoks Hristiyanın dinî merkezi haline getirmek amacına yöneliktir. Ancak Lozan Antlaşmasına göre Fener Rum Patrikhanesi, yalnızca Türkiye’deki Ortodoks azınlığın dinî lideri olarak kabul edilmektedir.
Ekümenikliğin Oluşumu
M.S. 313 yılından önceki baskılar neticesinde Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanına yayılan Hristiyanlık her bölgede farklı farklı yorumlanmış, sayıları 400’ün üzerinde olan bu inciller, bir manada 400 civarında farklı teolojik düşüncelere sahip Hristiyan cemaatlerini ve kiliseleri ortaya çıkarmıştır.
Hristiyanlığın yayıldığı alanın genişlemesiyle öğretide birliği korumak ve idari bölgeleri tayin etmek amacıyla geçmişte yedi “Ekümenik Konsil” toplanmıştır. Ortodoks Kilisesi bu ilk yedi Konsili kabul etmiştir. Bu Konsiller şunlardır: 1.Konsil 325 yılında İznik; 2.Konsil 381, İstanbul; 3.Konsil 431 Efes; 4.Konsil 451, Kadıköy; 5.Konsil 553, İstanbul; 6.Konsil 680, İstanbul; 7.Konsil 787, İznik.
M.S. 320 yıllarında, (Doğu Roma)İmparatorlukta İsa’nın “Tanrılık vasfı” ile ilgili tartışmalar dinî birliği sarsmaya ve devletin siyasal yapısında da istikrarı bozmaya başlamıştır. Dinî kontrol altına alabilmek, Hristiyan dinindeki kitap karmaşasını önleyebilmek ve dinî kurumları, siyasal yapı gibi hiyerarşik bir modelde organizasyona tabi tutmak maksadıyla İmparator, M.S. 325 yılında İznik’te “ilk Ekümenik Konsili” toplar ve kiliselerin ellerinde farklı metinler ihtiva eden incillerin imha edilmesine ve içlerinden seçilen dört tanesinin “Kanonik (KANON-Kanuni)” olarak tescil edilmesine karar verilir. Günümüzde Hristiyan dünyasının temel inanç ilkelerini teşkil eden iman esasları ve ekümenik Patrikhanelerin yerleri de önem sırasına göre yine bu Konsilde belirlenmiştir.
İznik Konsili’nin 6. Maddesi gereğince kabul edilen ekümenik Patrikhaneler; Antakya, Roma ve İskenderiye Patrikhaneleridir. Konstantinopolis Kilisesi Ereğli (Heracliea) Metropolitliğine bağlı bir Piskoposluk olarak kalmıştır. Antakya Ekümenik Patrikhanesi, Suriye, Anadolu (İstanbul dâhil) ve tüm Doğu üzerinde; Roma Ekümenik Patrikhanesi, İtalya ve tüm Avrupa üzerinde; İskenderiye Ekümenik Patrikhanesi ise Mısır ve Birleşik Eyaletler (Kuzey – Güney Afrika ve Arabistan) üzerinde yetki ve söz hakkı sahibi olmuştur. Bu tespitte ölçü olarak, bu kiliselerin “Havariler” tarafından kuruluşu yani, “Apostolik kökenli” olmaları kriter olarak göz önüne alınmıştır. İstanbul apostolik değildir.
Görüldüğü üzere ilk defa 325 yılında ortaya çıkan ekümeniklik kavramı, bugün hiçbir Hristiyan Kilise ve Mezhebinde tartışılması dahi düşünülmeyen İznik Konsili’nin temel ilkeleri arasında yer almış ve ekümeniklik sıfatını taşıyabilecek merkezler, coğrafî olarak Antakya, Roma ve İskenderiye olarak belirlenmiştir.
Ancak, İmparator Theodosise göre büyük bir hata yapılmıştı. Siyasal otorite, başkentte İmparatorun elinde toplanmışken, dinî otorite başkentten uzak merkezlere verilmişti. Başkentte bulunan en büyük ruhani makam ise ereğli kdz Metropolitliği’ne bağlı bir piskoposluktu.
Bu yetki yetersizliği sebebiyle, İmparator Theodosis, İstanbul Kilisesi’nin mevcut konumunun devlet protokolü açısından yeterli prestije sahip olmadığını görmüş; M.S.381 yılında İstanbul’da bir Konsil toplamıştır (I. İstanbul Konsili). amaç dinî kurumları siyasal denetim altına almak ve başkentteki Piskoposluğu, Ereğli Metropolitliği denetiminden kurtarılıp, Ekümenik Antakya ve İskenderiye Patriklikleriyle eşit düzeye getirilmesidir. Önerge kabul edilir ve İstanbul Piskoposluğu Patriklik statüsüne kavuşturulup, Trakya bölgesi idari yönden kendisine-patrikhaneye bağlanmıştır.
M.S. 395 yılında Roma’nın ikiye bölünmesi ve Konstantinopolis’in Doğu Roma’nın (Bizans) başkenti olması dolayısıyla Patrikliği öne çıkartılır. Fakat Hristiyan âleminde rahatsızlık doğar. İlâhiyat tartışmaları olanca hızıyla devam ederken, çözüm bulmak amacıyla, İmparatorun emriyle M.S. 431 yılında Efes’te yeni bir ekümenik Konsil toplanır. Patrikliklerin durumu ele alınır I. İznik Konsili’nin tespit ettiği üç ekümenik Patrikliğin hak ve yetkileri bir kez daha tescil edilir. Konstantinapolis’in Piskoposluk olduğu vurgulanıp Patrik aforoz edilir.
M.S. 450 Yılında Bizans tahtına Marcian geçer. Yeni imparator, üç ekümenik Kilise ile İstanbul Kilisesi arasındaki liderlik çekişmesinden, ülkenin çok büyük zararlara uğradığını ve İskenderiye Patrikhanesi’nin devlete hâkim olmasının İmparatorun siyasal etkinliğini zedelediğini görür Bu nedenle, Başkent Kilisesi’ni güçlendirip ipleri eline geçirmek için M.S. 451 yılında Kadıköy’de bir ekümenik Konsil toplar (Kadıköy (Halidona) Konsili). İmparator, Konsilde istediği neticeyi elde etmek için Konsile bizzat başkanlık eder ve Konsil üzerinde tam bir baskı kurarak Efes Konsili kararlarını iptal eder. İmparator, üç ekümenik Patrikhanenin statüsünü sarsmak için, Kudüs’ü de Patriklik statüsüne çıkarmıştır. İstanbul Kilisesi’ni güçlendirmek ve İstanbul “Yeni Roma” olduğu için eski Roma’nın imtiyazlarını vermek için tarihte meşhur 28. madde olarak bilinen kanun taslağını Konsile sunmuştur. İmparator’un da bulunduğu bir ortamda Konsile sunulan taslak, Konsil üyelerine zorla kabul ettirilmiştir. Böylece, Başkent Patriği metinde açıkça belirtilmese de, zımnen ekümenik sıfatını almıştır.
Konsile katılan Antakya ve İskenderiye Patrikleri İmparator’un protokol zaruretiyle bu makul isteğini baskı altında imzalamak zorunda kalmışlarsa da, kendi kiliseleri bu kararı reddetmiş ve Patriklerini “ihanetle” suçlamışlardır. Kendi kiliselerinin baskısıyla bilahare karara karşı çıktıklarını beyan eden Ekümenik Antakya ve İskenderiye Patrikleri görevlerinden alınarak sürgüne gönderilmiştir. Bu kararı kabul etmediklerinin en büyük delili ise, I. ve II. Efes Konsillerinde İstanbul Patrikhanesi’ni aforoz ederek kiliseden atmalarıdır. Roma delegeleri ilk ekümenik Konsil olan, I. İznik Konsili’nin 6. Maddesini çiğnemek anlamına gelen (kutsal kilise kanunlarına aykırılık), tüm tehditlere rağmen bu siyasi kararı onaylamayarak başkenti terk etmişlerdir. Sonuçta Asya, Pontus ve Trakya bölgeleri İstanbul’un dinî otoritesi altına girmiştir.
Aradan 16 asır geçmesine rağmen, Roma Kilisesi hâlâ, 381 yılında toplanan Mahallî Konsil ve 451 yılında toplanan Kadıköy Konsili’nin kararlarını günümüzde de kabul etmemektedir. Papa Leo, İmparator Marcian’a 22 Mayıs 452 tarihli bir mektup göndererek; “Konsil’de kabul edilen 28. maddenin başta İznik Konsili’nin 6. maddesi ve Konstantinapolis Konsili’nin 3. maddesi ile ters düştüğünü; binaenaleyh atalarının kanunlarının, Ruhü’l Kudüs’ün statüsünün ve eski zaman geleneklerinin çiğnendiğini ve Kitab-ı Mukaddes ile ters düşüldüğünü, bu maddeyi kesinlikle kabul etmeyeceğini” bildirmiştir.
Devletin tasarladığı “Tek devlet, tek kilise ve tek kanun” anlayışı, İmparatorun kilisenin statüsüne müdahalesi, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik statü elde etme hırsı İmparatorluğun bütünlüğünü tehlikeye atmış ve de Fener Patrikhanesi’nin dünyevi iktidar tutkusu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da yüz binlerce Hristiyanın ölümüne ve Hristiyan âleminde kan ve gözyaşına sebep olmuştur.
Bunlara rağmen, V. yüzyılın sonuna doğru Konstantinopolis Patrikliği için Ekümenik Patrik unvanı kullanılmaya başlanmıştır. Papalık, tepkisini bir yüzyıl sonra, Patrik III. İonnis, Sen Sinod toplantısının kararlarını “ekümenik” unvanıyla imzalayınca göstermiştir. Daha sonragelen tüm İstanbul Patrikleri “Ekümenik Patrik“ unvanını kullanmışlardır. Ancak 475 yılında tahta geçen İmparator Basilikos, İmparatorluğun parçalanmasına ve daha fazla kan dökülmesine engel olmak için 476 yılında Konstantinapolis Konsili’ni toplamıştır. Bu Konsil, aralarında ünlü 28. Kanon da olmak üzere Kadıköy Konsili’nin aldığı bütün kararları gayrı meşru ilân ederek, bu kararları lânetlemiştir. Daha sonra da Fener Patrikhanesi’nin ekümenikliğini de iptal eden kararı perçinlemek için Patrik aforoz edilerek kiliseden uzaklaştırılmıştır.
508 yılında Konstantinapolis’te toplanan Konsil, Kadıköy Konsili’ni bir kez daha lânetlemiştir. İmparator Kadıköy Konsili’nin özgün tutanaklarını getirtmiş ve üç yıl süren inceleme ve tartışmalardan sonra Kadıköy Konsilinde alınan kararlar yaktırılmıştır. Böylece, Patrikhane’nin ekümenikliğinin sözde kanıtı olan 28. Kanon da yok olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethi, Patrikhane için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Türkler, Rumların sosyal yapısına da dokunmamışlardır. İstanbul’un fethedildiği 29 Mayıs 1453 tarihinde ortada Patrik yoktur. Fatih Sultan Mehmet, cami yaptığı Ayasofya’da kıldığı Cuma namazından çıkışında Patriğin üç gündür kendisini neden ziyarete gelmediğini sorduğunda; Hristiyan din adamları II. Athanasios’un istifasından beri Patriklerinin olmadığını kendisine söylemişlerdir. Fatih Sultan Mehmet, Patrikliği yeniden dirilten kişi olarak, Doğu ve Batı Kiliselerinin birleşmesine karşı çıkıp köşesine çekilen ve Bizans’ın düşmesinden sonra esir olarak Edirneli bir Türk köylüsüne satılmış olan Sholarios (âlim) lakaplı Yergios Kurtesis’i buldurup İstanbul’a getirmiş ve II. Yenadios (Genedios) adıyla Patrik ilan etmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Rum Patriğini Vatikan’ın karşısına bir güç olarak dikmiştir. Ona “ferman”, asa ve “Üç Tuğlu Paşa” rütbesi vererek “milletbaşı” (etnark) ilan etmiş, Bizans döneminin de ötesinde yetkilerle donatmıştır. Bu sırada Bizans İmparatoru XI. Konstantin’in kardeşi Prens Thomas’ın kızı Prenses Zoe Sophia, Rus Sarayı’na gelin olarak gitmiştir. Böylece 988’de Vladimir’in bir Rum Prensesi ile evlenmesinden sonra asiller arası bir evlenme daha gerçekleşmiş oldu. Bizans’ın Paleolog Hanedanı Rus Çarına sığınınca Ruslar tüm Ortodoks dünyasının ruhani liderliğin dışında Bizans’ın da yasal savunuculuğunu üstlenmiş olmuştur.
X. Yüzyıldan Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflama dönemine kadar devam eden beş asırlık süreçte Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik sıfatı hiçbir zaman gündeme getirilmemiştir.
Tarihçi Halil İnalcık; “Fatih Sultan Mehmet tarafından verilen beratla Patrik’in otoritesi, yalnız Osmanlı ülkesindeki kilise ve manastırlar üzerindeydi. Patrikhane tüm Ortodoks dünyasını temsil eden bir makam değildi.” diyerek, bu Fermanla Patriğe ekümeniklik verilmediğini açık bir şekilde ifade etmiştir. Bağımsız Ortodoks Kiliseleri onun ekümenikliğini kabul etmemekte direndiklerinden dolayı, hiç değilse “eşitler arasında birinci (Pirumus İnter Pare)” unvanını korumaya çalışmaktadır.
EKÜMENİK STATÜSÜNÜN GÜNÜMÜZDEKİ DURUMU
Ekümeniklik statüsünün günümüzdeki durumunu ortaya koymak için Lozan’a kadar ve Lozan’dan sonraki durumunu da kısaca bakmak gerekir.
Lozan’a Kadar Olan Süreç
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışında, gerek dış devletlerle yaptığı işbirliği ve gerekse yurt içinde çıkardığı isyanlarla Patrikhane, Bizans geleneğini yürüterek güttüğü “Megali İdea” ve sonradan da Yunan milliyetçiliğinin tohumlarını, 18. Yy. Osmanlı topraklarına ekmiş Yunan milliyetçiliğinin asıl temsilcisi olmuştur. Yunan milliyeti en başarılı bir şeklinde papaz teokrasisinin yaratığıdır. Bizde yobazlar ulusal duygulara her zaman yabancı kalmışlardır. Yunanlılarda ise ulusçuluğun rehber ve bekçileri papazlar olmuşlardır.
Mondros Mütarekesi’ni Anadolu’nun paylaşılması için çok önemli bir fırsat olarak gören Patrikhane ve ona bağlı Metropolitler her zamanki gibi şimdi de Yunanistan ile işbirliği içine girmişlerdir. Patrikhane bağımsız bir devlet gibi davranmaya başlamıştır. Bu şekilde İstanbul, Anadolu ve Trakya’da ortaya çıkan çete faaliyetlerinde, adalar ve Yunanistan’dan getirilen Rumların Anadolu’ya sokulmalarında, Pontus Cumhuriyeti oluşturulma girişimlerinde ve yine İstanbul’un beynelminel hale getirilmesi hedeflerinin gerçekleştirilmesinde Patrikhane ve ona bağlı Metropolitler her şekilde ve her yönde öncülük etmişler yönlendirici olmuşlardır.
**Nitekim Lozan Konferansının ilk dönem görüşmelerinin yapıldığı sırada 25 Aralık 1922’de Atatürk, Le Journal Gazetesi muhabiri Paul Herriot’ya Çankaya’da verdiği demeçte bu kurumdan bahsederken; “Bir fesat ve ihanet ocağı olan, ülkede ayrılık ve uyuşmazlık tohumları saçan, Hristiyan vatandaşlarımızın huzur ve refahı için de uğursuzluk ve felâket simgesi olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımızda barındırmayız. Bu tehlikeli örgütü ülkemizde tutmamız için ne gibi vesile ve nedenler ileri sürülebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için topraklarında bir sığınak göstermeye ne zorunluluğu vardır? Bu fesat yuvasının gerçek yeri Yunanistan değil midir?…” ifadesinde bulunmuş ve Patrikhane’nin yurt dışına çıkarılmasını istemiştir.
**Ancak İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon başta olmak üzere, Venizelos ve diğer Batılı ülkelerin temsilcilerinin ve ABD’nin baskısıyla Batılı ülkelerin “Patrikhane artık kesinlikle siyasetle uğraşmayacak, sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları olan Rum ahalinin dinî (nikâh, boşanma, vaftiz vb.) vecibelerini yerine getirecek bir kurum olarak kalacaktır” garantisiyle topraklarımızda kalması kabul edilmiştir. Yani Patrikhane, Türkiye’nin içinde İngilizler tarafından ilerde kullanılmak üzere “Truva’nın Tahta Atı” olarak bırakılmıştır.
Lozan’da müzakereler devam ederken, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Türk idarecilerinin kesin kararı, hem azınlık meselesini yurt içinde ve yurt dışında milletlerarası bir statüye kavuşturmak, hem de azınlıklara ait Patrikhane, hahamhane, kilise, havra ve yabancı okullar gibi kurumları, hilafet kurumunda yapıldığı gibi kapamaktı. Fakat bunların sadece sözde imtiyazları sınırlandırılabilmiş, kapatılmaları gerçekleştirilememiştir. Neticede Patrikhane; bir antlaşma hükmü ile değil, tasarruf hakkı Türk Devleti’nde saklı kalmak kaydıyla tek taraflı olarak Türkiye’de kalmasına izin verilmiştir. Patrik ve Patrikhane’nin 1453-1923 yılları arasındaki sahip oldukları bütün siyasi ve idari sözde hak ve imtiyazlarının hepsi kaldırılmıştır. Artık Patrikhane sadece dinî işlerle ilgilenebilecektir.
(1) Lozan’dan Sonraki Durum
Lozan Antlaşması’nda Patrikhane’nin statüsü açık bir şekilde belirtilmediği gibi, kendisini doğrudan ilgilendiren bir madde de mevcut değildir. Sadece müzakereler sırasında “Patrikhane” adı, sözde eski imtiyazlarının artık son bulduğu ve tamamen Yeni Türk Devleti’ne tâbi bir kurum olduğu hususunda doğrudan ve antlaşma metninde sadece I. Kısmın III. Bölümünde “Ekalliyetlerin Himayesi” başlığı altında yer alan maddelerde ise dolaylı olarak geçmiştir.
Böylece Fener Patrikhanesi Lozan’dan sonra, tarihindeki en pasif duruma düşmüştür. 1930’lu yıllara kadar resmî yazışmalarda ve basında, kilisenin başında bulunan dinî lidere “Başpapaz” denilmeye başlanmış, Patrik tabiri dahi kesinlikle kullanılmamıştır. Ancak 1986 sonrasında günümüze gelindiğinde Patrikhane ile ilgili konu yeniden kamuoyunu meşgul etmeye başlamıştır.
Patrikhane’nin ekümenikliği tartışması, esas olarak, “Time” dergisi’nin 1963’teki Patrikhane ve İstanbul’la ilgili kapağı üzerine, Niyazi Berkes’in “Yön” dergisinde bu konuyu ele alan yazılarıyla başlamıştır. Berkes’e göre; “Ekümeniklik, tarihsel efsaneden başka bir şey değildir, bunun yaratıcısı da Yunan milliyetçiliğidir”. İşin aslı; Lozan’dan sonra, Türkiye’nin birçok önemli din-devlet inkılâplarına girişerek, laik devlet yapısına kavuştuğu halde, Patrikhanenin Türk Devleti’nin yeni karakterine uyum sağlayacak reformları yapamaması ve kendini ekümenik bir makam saymak yolundaki “hayali tasavvurlara” kapılmasıdır
Elefterotipia Gazetesine göre Fener Rum Patrikhanesi, Türkiye’nin AB yolundaki girişimlerinden istifade edebilmek amacıyla, 2004 yılı Aralık ayında, Atina ve Brüksel’e Türkiye’den taleplerini içeren bir mesaj göndermiştir. Patrikhane aynı taleplerini Türk Hükûmeti’ne de göndermiştir. Gazeteye göre bu talepler şöyle sıralanmıştır;
- Patrikhane’nin Ekümenikliği Türk Hükûmeti tarafından tanınmalı,
- Heybeliada Ruhban Okulu yeniden açılmalı,
- Patrikhane’nin hukuki varlığı tanınmalı,
- Patrikhane ve Rumların mülkleri garantilenmeli,
- El konulan vakıf statüsü değiştirilmeli,
- Büyükada yetimhanesi Patrikhane’ye geri verilmeli,
- Balıklı Rum Hastanesine konulan yüksek vergi kaldırılmalı,
- Yabancı ülke vatandaşları kilise mensuplarına Türkiye’de oturma ve çalışma izni verilmeli,
- Patrik seçimi bütün dünyada bulunan despotlar arasından yapılmalı ve Türk vatandaşı olma şartı kaldırılmalı,
- El konulan kilise ve mülkler geri
Görüldüğü gibi Patrikhane, karşısına çıkan fırsatları ve dönemin gelişmelerini kullanarak AB ve ABD’nin desteğinden cesaret bulmuş ve genişleme gayretleri içinde olmuştur.
1990 yılından sonra, Yunanistan’ın liderliğinde Patriğin Türk Vatandaşı olma şartının kaldırılması kampanyası başlatılmıştır. Bu tarihten sonra da “ekümenik” unvanı kullanılmaya başlanmıştır. Patriğin bu yöndeki çabalarında; ABD ve AB’nin yanında bazen Rusya’nın da desteğini sağladığı gözlemlenmektedir.
Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, ekümenikliğin Türkiye tarafından kabul edilemezliğini ve tehlikesini şöyle vurgulamaktadır: “Burada, ekümenikliğin doğal sonucu olarak, Patriğin sadece Fener Patrikhanesi Sen Sinod’daki Metropolitlerce değil, dünyadaki Ortodoks kiliselerini temsil eden tüm Metropolitler tarafından seçilmesi gerekeceğini de vurgulayalım. Bu yola gidilmesi, Türk Devleti içinde uluslararası bir dinsel otorite, bir türlü ‘dinsel devlet’ yaratmak gibi bir sonuç doğurur… Patrikhane’nin gerçek güç tabanı İstanbul’daki 3.000 kişilik Rum Cemaati değil, Amerika’daki üç milyonluk Yunan diasporasıdır… Bu söylediklerimiz, Patrikhane’nin ‘ekümenik’ statü kazanmasının, Türkiye’nin dış ilişkilerinde çok ciddi rahatsızlıklar yaratmanın ötesinde, ‘Türkiye’de rejimin dinamitlenmesi’ sonucunu doğuracağını ortaya koymaktadır.”
İslamcı yaklaşım ise konuya, Hilafet’in de ihya edilmesi gerektiği noktasından bakmaktadır: “Gerek Hilafet, gerekse de Partilik Osmanlı siyasetinde önemli ve belli bir denge oluşturan kurumlardı. Türkiye Cumhuriyeti her ikisinin işlevlerini ellerinden alarak bir anlamda bu dengeyi korumuştur. Eğer bugün Patriklik ‘ekümenik bir müessese’ olarak ihya edilecekse, o zaman dengeyi korumak için Hilafetin de ‘ekümenik bir müessese’ yani ‘ümmete ait müessese’ olarak ihyası gerekir. Patrik Bartholomeos ise uygulamanın farklılığına dikkat çekerek; “Bu tarihî ve sembolik bir unvandır. Bunu rahmetli seleflerim ne Athenagoras ne Dimitrios ne de ben icat ettik. Bu unvan yüzyıllardır devam ediyor. Bu unvanın kullanılmasında hiçbir siyasi amaç ya da içerik yoktur. Patrikhane fiilen ekümeniktir. Avustralya’da bir milyon, Amerika’da üç milyon bize direkt bağlı Ortodoks var. Ayrıca Batı Avrupa’da, Girit’te, Onikiadalar’da, Aynaroz’da, Kore’de, Yeni Zelenda’da direkt bize bağlı milyonlarca insan olması hasebiyle coğrafi bakımdan ekümeniklik var. Hükümetimiz de bunu gayet iyi bilir ve hiçbir zaman itirazda bulunmamıştır. Oralardaki Başpiskoposlar ve Metropolitleri bizim Patrikhane’nin kutsal Meclisi’nin atadığını hükümetimiz çok iyi bilir. Örneğin geçen yıl Amerika Başpiskoposluğu’nu seçtik. Ekümenik Patriklik Ortodoksluğun bir iç konusudur. Hükümetimiz Ortodoksluğun işlerine karışma eylemi gösterirse bu laikliğe aykırıdır… Bu unvanı, statümüzün bu içeriğini ilk yüzyıllarda toplanmış olan ekümenik Konsillerden alıyoruz. Bunu ben de haleflerim de değiştiremeyiz. Kimse değiştiremez. Ekümenik Konsillerin kuralları bizim için kutsaldır, bağlayıcıdır.” diyerek, bu unvanı kullanması gerektiğini ve hatta kullandığını ifade etmiştir.
İstanbul’la ilgili en korkunç proje 1995 yılı sonunda ortaya atılmıştır. ABD’li uzmanlarca hazırlanan proje devrin Başbakanı Tansu Çiller tarafından basına açıklanmıştır. Projeye göre İstanbul üçe bölünecekti;
- Anadolu Yakası: tamamen yerleşim birimi olacak,
- Surlar içindeki İstanbul; tarihî ve kültürel İstanbul olacak,
- Surlar dışındaki İstanbul: sanayi, yerleşim ve iş merkezlerinden oluşacaktı. Böylece Türkiye’nin federasyona dönüştürüleceği planda İstanbul’un yeniden başkent olma, sonra da ayrı bir devlet olma yolu açılmış olacak idi.








