ULUSAL BAYRAMLARDA NEYİ KUTLUYORUZ, NEYİ UNUTUYORUZ?

Osman AYDOĞAN

Her yıl “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı, “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”nı, “30 Ağustos Zafer Bayramı”nı ve “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı”nı büyük bir coşkuyla kutluyoruz. Ne var ki bu kutlamalarda törenler, gösteriler ve sembolik etkinlikler öne çıkarılırken, bayramların tarihsel ve siyasal anlamlarını oluşturan kurucu değerler neredeyse hiç hatırlatılmıyor.

23 Nisan’da “çocuk” kavramı öne çıkarılırken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışıyla ulusal egemenliğin kurumsal bir nitelik kazandığı tarihsel dönüşüm neredeyse hiç hatırlanmıyor. Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun ulusal egemenlik ve bağımsızlık bakımından taşıdığı önem, çocukların sevincinin gölgesinde bırakılıyor.

19 Mayıs’ta “gençlik ve spor” kavramları öne çıkarılırken, Mustafa Kemal Atatürk’ün emperyalist işgallere karşı ulusal bağımsızlık mücadelesini örgütleme yolunda attığı tarihsel adımın anlamı neredeyse hiç vurgulanmıyor. Böylece 19 Mayıs’ın temsil ettiği anti-emperyalist mücadele ve tam bağımsızlık düşüncesi geri plana itiliyor.

30 Ağustos’ta askerî zafer coşkuyla kutlanırken, bu zaferin emperyalist işgallere karşı kazanılan ulusal kurtuluşun, siyasal bağımsızlığın ve ülke bütünlüğünün korunması bakımından taşıdığı tarihsel anlam neredeyse hiç vurgulanmıyor.

29 Ekim’de ise Cumhuriyet’in ilanı coşkuyla kutlanırken, Cumhuriyet’in demokratikleşmeyle tamamlanması gerektiği düşüncesi kutlamaların neredeyse bütünüyle dışında kalıyor. Cumhuriyet’in bir yönetim biçimi olarak kuruluşu hatırlanırken, onu özgürlükler, hukuk devleti ve demokratik kurumlarla yaşatma sorumluluğu gölgede kalıyor.

Oysa ulusal bayramlarımız, yalnızca geçmişte kazanılmış tarihsel başarıların yıl dönümleri değildir. Bu bayramlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna yön veren ulusal egemenlik, tam bağımsızlık ve demokrasi gibi temel değerleri hatırlamanın, bu değerlerin bugün ne ölçüde yaşatıldığını sorgulamanın ve onları gelecek kuşaklara aktarmanın da vesilesi olmalıdır.

Çünkü ulusal egemenlik, yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla; tam bağımsızlık, yalnızca Millî Mücadele’nin kazanılmasıyla; Cumhuriyet ise yalnızca 29 Ekim 1923’te ilan edilmesiyle anlamını tamamlamış değildir. Bu tarihsel kazanımların gerçek değeri, onları yaşatmakla görevli kurumların sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirdiğiyle de ortaya çıkar.

İşte bu noktada, ulusal bayramlarımızın kutlanış biçimiyle gerçek anlamları arasındaki çelişki, bizi yazımızın temel sorusuyla karşı karşıya bırakıyor:

Ulusal bayramlarımızda gerçekten neyi kutluyoruz, neyi unutuyoruz?

23 Nisan: Ulusal Egemenlik

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun yenildiği ve Anadolu’nun işgal edildiği koşullarda, 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’nde ortaya konulan “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ilkesi, siyasal meşruiyetin kaynağındaki köklü değişimin habercisi oluyor. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla bu düşünce siyasal bir kuruma kavuşuyor ve “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” ilkesi yeni devletin temelini oluşturuyor.

Ancak ulusal egemenliğin ilan edilmesi, onun demokratik biçimde kullanıldığını tek başına göstermiyor. Egemenliğin gerçekten millete ait olabilmesi, millet iradesinin özgürce temsil edilmesine, Meclisin anayasal yetkilerini bağımsız biçimde kullanabilmesine ve siyasal iktidarın demokratik denetime açık olmasına bağlıdır.

Bu bakımdan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yalnızca varlığı değil, işlevi ve bağımsızlığı da belirleyici önem taşıyor. Meclisin yasama yetkisini yürütmenin kararlarını onaylayan biçimsel bir işleve indirgemeden kullanabilmesi, bütçe hakkıyla kamu kaynakları üzerinde söz sahibi olması ve yürütmeyi etkili biçimde denetleyebilmesi, ulusal egemenliğin somut güvencelerini oluşturuyor.

Meclisin kurumsal bağımsızlığı, yasama organının yürütme karşısında anayasal yetkilerini serbestçe kullanabilmesini ve kuvvetler ayrılığının gerektirdiği denge ve denetim mekanizmalarının işlemesini gerektiriyor. Bu bağımsızlık, milletvekillerinin siyasal baskı altında kalmadan görev yapabilmelerini de kapsıyor. Nitekim milletvekilleri, Anayasa’nın 80. maddesi uyarınca yalnızca kendilerini aday gösteren siyasal partilerin değil, bütün milletin temsilcileridir. Bu nedenle parti disiplini, siyasal çoğunluk veya yürütmenin etkisi, milletvekillerinin temsil ve denetim sorumluluklarını etkisizleştirmemelidir.

Çünkü ulusal egemenlik, millet adına hareket ettiğini söyleyen bir kişinin, siyasal partinin veya yürütme organının sınırsız yetkiye sahip olması anlamına gelmiyor. Tam tersine, siyasal iktidarın hukukla sınırlandırılmasını, farklı görüşlerin Mecliste temsil edilebilmesini, muhalefetin anayasal haklarını kullanabilmesini ve yönetenlerin milletin temsilcileri karşısında hesap verebilmesini gerektiriyor. Meclisin işlevsizleştiği bir düzende ulusal egemenlik ilkesi anayasal metinlerde varlığını korusa bile demokratik anlamını yitiriyor.

23 Nisan’ın çocuklara armağan edilmesi ise bu tarihsel kazanımın gelecek kuşaklara bırakılan bir sorumluluk olduğunu hatırlatıyor. Çocuklarımıza yalnızca törenlerle kutlanan bir bayram değil; özgür düşünebildikleri, haklarını kullanabildikleri, yöneticilerini sorgulayabildikleri ve kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olabildikleri demokratik bir ülke bırakmamız gerekiyor. Çünkü ulusal egemenliğin çocuklara bırakılabilecek en değerli mirası, millet iradesinin bağımsız ve güçlü bir Meclis aracılığıyla temsil edildiği demokratik bir Cumhuriyet’tir.

İşte bu nedenle 23 Nisan kutlamalarında asıl sorgulanması gereken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ulusal egemenliği temsil etme sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiğidir. Meclis yasama, bütçe ve denetim yetkilerini bağımsız ve etkili biçimde kullanabiliyor mu? Milletvekilleri bütün milleti temsil etme sorumluluğunu yerine getirebiliyor mu? Yürütme organı Meclis karşısında hesap verebiliyor mu?

Bu soruların yanıtlarını aramak, 23 Nisan’ın tarihsel anlamını yaşatmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü ulusal egemenliğe sahip çıkmak, yalnızca Meclisin açıldığı günü kutlamak değil; millet iradesinin gerçekten egemen olduğu, Meclisin bağımsız ve etkili biçimde çalışabildiği demokratik bir düzeni korumaktır.

19 Mayıs: Tam Bağımsızlık

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun yenildiği, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinin işgal edildiği ve İstanbul’daki yönetimin bağımsız bir siyasal irade ortaya koyamadığı koşullarda Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıyor. Bu tarih, yalnızca Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışını değil, Anadolu’da daha önce başlayan direniş hareketlerinin ortak bir siyasal hedef etrafında örgütlenmesinde belirleyici bir dönüm noktasını ifade ediyor. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongreleriyle ulusal bağımsızlık mücadelesi yeni bir aşamaya ulaşıyor.

Millî Mücadele’nin anti-emperyalist niteliği de burada ortaya çıkıyor. Çünkü emperyalizm, yalnızca bir ülkenin topraklarının askerî güçle işgal edilmesi değil; siyasal iradesinin, ekonomik kaynaklarının ve kendi geleceğini belirleme hakkının dış güçlerin denetimi altına alınmasıdır. Millî Mücadele, bu nedenle yalnızca işgal altındaki toprakları kurtarma savaşı değil, Türk milletinin kendi geleceği üzerinde hiçbir dış gücün belirleyici olmasını kabul etmeyen bir bağımsızlık mücadelesidir. Mustafa Kemal’in “Ya istiklal ya ölüm!” sözü, bu kararlılığın en özlü ifadesidir.

Ancak askerî zaferin kazanılması ve siyasal bağımsızlığın elde edilmesi, tam bağımsızlığın bütün koşullarının gerçekleştiği anlamına gelmiyor. Bir ülkenin kendi geleceğini belirleyebilmesi, ekonomik kaynakları üzerinde söz sahibi olmasını, bilim ve teknoloji üretebilmesini, eğitim kurumlarını geliştirebilmesini ve ulusal kararlarını dış baskılar karşısında bağımsız biçimde alabilmesini de gerektiriyor.

Atatürk’ün ekonomik bağımsızlığa verdiği önem, şu sözlerinde açıkça görülüyor:

“Siyasi, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner.”

Bu sözler, ekonomik bağımsızlığın siyasal bağımsızlığın korunmasındaki belirleyici önemini ortaya koyuyor. Üretimde ve teknolojide sürekli başkalarına bağımlı kalan, ekonomik kararlarını dış baskılar altında almak zorunda kalan bir ülkenin kendi geleceğini özgürce belirlemesi de güçleşiyor.

Elbette tam bağımsızlık, dünyaya kapanmak, başka devletlerle ilişki kurmamak veya uluslararası ekonomik ve bilimsel iş birliğinden uzak durmak anlamına gelmiyor. Asıl mesele, bu ilişkiler içinde ülkenin kendi çıkarları ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda karar alma özgürlüğünü koruyabilmesidir. Dolayısıyla bağımsızlığın ölçüsü, başka ülkelerle kurulan ilişkilerin varlığı değil, bu ilişkilerde ulusal iradenin ne ölçüde belirleyici olabildiğidir.

19 Mayıs’ın gençliğe armağan edilmesi de bu noktada ayrı bir anlam kazanıyor. Çünkü bağımsızlık, yalnızca onu kazanan kuşağın değil, gelecek kuşakların da korumak ve geliştirmekle sorumlu olduğu bir değerdir. Gençlerin bu sorumluluğu yerine getirebilmesi ise yalnızca tarih bilinci kazanmalarına değil; özgür düşünebilmelerine, nitelikli eğitim alabilmelerine, bilimsel araştırma yapabilmelerine, teknoloji üretebilmelerine ve geleceklerini kendi ülkelerinde kurabilecekleri koşullara sahip olmalarına bağlıdır.

Bu nedenle 19 Mayıs’ta asıl sorgulanması gereken, tam bağımsızlığın bugün ne ölçüde korunabildiği ve güçlendirilebildiğidir. Türkiye siyasal kararlarını dış baskılardan bağımsız biçimde alabiliyor mu? Ekonomik kaynaklarını toplumun yararına kullanabiliyor mu? Bilim ve teknoloji alanlarında kendi geleceğini belirleyebilecek gücü geliştirebiliyor mu? Gençlerine özgürce düşünebilecekleri, üretebilecekleri ve geleceklerini kendi ülkelerinde kurabilecekleri koşulları sağlayabiliyor mu?

Bu sorular, başta siyasal iktidar olmak üzere ekonomi ve eğitim yönetiminden sorumlu kurumların, üniversitelerin ve bilim kuruluşlarının görev ve sorumluluklarını da gündeme getiriyor. Çünkü tam bağımsızlık, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer değil; siyasal iradenin özgürlüğüyle, ekonomik üretim gücüyle, bilimsel gelişmeyle ve gelecek kuşaklara sunulan olanaklarla yaşatılabilecek bir değerdir.

19 Mayıs’ın tarihsel mirasına sahip çıkmanın ölçüsü, bağımsızlık mücadelesini ne kadar coşkuyla kutladığımız değil; Türkiye’nin kendi geleceğini belirleme gücünü bugün ne ölçüde koruyup geliştirebildiğimizdir.

30 Ağustos: Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlığın Savunulması

30 Ağustos Zafer Bayramı’nı her yıl askerî törenlerle, geçitlerle ve büyük bir coşkuyla kutluyoruz. Ancak bu kutlamalarda askerî zaferin görkemi öne çıkarılırken, zaferin tarihsel ve siyasal anlamı çoğu zaman geri planda kalıyor.

30 Ağustos 1922’de kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, emperyalist işgallere karşı yürütülen Millî Mücadele’nin askerî bakımdan belirleyici dönüm noktasıdır. Büyük Taarruz’un kesin başarıya ulaşmasını sağlayan bu zafer, yalnızca işgal kuvvetlerine karşı kazanılmış bir askerî başarı değil; Türk milletinin kendi topraklarında özgür ve bağımsız yaşama iradesinin de güçlü bir ifadesidir. Bu zaferle işgal kuvvetlerinin Anadolu’dan çıkarılmasının yolu açılmış, Millî Mücadele’nin askerî başarısı bağımsız bir devletin kurulmasına giden sürecin temel dayanaklarından biri olmuştur.

Ancak 30 Ağustos’un tarihsel anlamı, yalnızca savaş meydanında kazanılan başarıyla sınırlı değildir. Bu zafer, ulusal bağımsızlığın ve ülke bütünlüğünün korunmasının, milletin kendi geleceğini özgürce belirleyebilmesinin temel koşullarından biri olduğunu da hatırlatıyor. Çünkü bağımsızlığını ve ülke bütünlüğünü koruyamayan bir milletin siyasal iradesini özgürce kullanabilmesi de mümkün değildir.

Bu nedenle 30 Ağustos’ta asıl sorgulanması gereken, kazanılan askerî zaferin temsil ettiği bağımsızlık ve ulusal egemenlik iradesinin bugün ne ölçüde korunduğudur. Türkiye, ülke bütünlüğünü ve güvenliğini korurken siyasal kararlarını bağımsız biçimde alabiliyor mu? Ulusal savunmasını dışa bağımlılığı azaltacak bir bilimsel, teknolojik ve ekonomik güçle destekleyebiliyor mu? Güvenlik politikalarını millet egemenliği ve hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yürütebiliyor mu?

30 Ağustos’un gerçek anlamına sahip çıkmak, yalnızca geçmişte kazanılan askerî zaferi kutlamak değil; o zaferin güvence altına almayı amaçladığı bağımsızlığı, ülke bütünlüğünü ve milletin kendi geleceğini belirleme hakkını bugün de koruyabilmektir.

29 Ekim: Cumhuriyet ve Demokrasi

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla başlayan ve saltanatın kaldırılmasıyla ilerleyen siyasal dönüşüm, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla yeni bir aşamaya ulaşıyor. Böylece hanedan egemenliğine dayanan yönetim anlayışından millet egemenliğine dayanan yeni bir devlet düzenine geçiliyor. Ancak Cumhuriyet’in kurulması ile onun demokratik bir içerikle yaşatılması aynı şey değildir.

Cumhuriyet ile demokrasi arasında önemli bir ayrım bulunuyor. Cumhuriyet, devlet başkanlığının miras yoluyla devredilmediği bir yönetim biçimini ifade ederken demokrasi; siyasal iktidarın halkın iradesine dayanmasını, yöneticilerin özgür ve adil seçimlerle belirlenmesini, temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve iktidarın hukukla sınırlandırılmasını gerektiriyor. Nitekim dünyada cumhuriyetle yönetildiği hâlde demokratik olmayan devletler bulunduğu gibi, anayasal monarşiyle yönetildiği hâlde güçlü demokratik kurumlara sahip ülkeler de bulunuyor.

Bu nedenle Cumhuriyet’in ilanını, Türkiye’de demokrasinin bütün kurumlarıyla tamamlandığı bir tarih olarak değerlendiremeyiz. Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen tek parti döneminden sonra çok partili siyasal yaşama kalıcı geçiş 1946’dan itibaren gerçekleşiyor; 1950 seçimleriyle siyasal iktidarın seçim yoluyla el değiştirmesi demokratikleşme tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturuyor. Bu tarihsel gelişmeler, Cumhuriyet’in kuruluşunun önemini azaltmıyor; demokrasinin Cumhuriyet’in ilanıyla tamamlanmış bir kazanım değil, sürekli geliştirilmesi gereken bir siyasal düzen olduğunu gösteriyor.

Demokratik Cumhuriyet’in varlığı, yalnızca seçimlerin yapılmasına veya çoğunluğun iktidara gelmesine bağlı değildir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün, siyasal çoğulculuğun, muhalefetin haklarının, basın özgürlüğünün, yargı bağımsızlığının ve hukukun üstünlüğünün güvence altında bulunması da gerekiyor. Çünkü demokrasi, çoğunluğun sınırsız yönetimi değil; siyasal iktidarın hukukla sınırlandırıldığı, yurttaşların haklarının korunduğu ve yöneticilerin denetlenip demokratik yollarla değiştirilebildiği bir düzendir.

Cumhuriyet’in temel niteliklerinden biri olan laiklik de bu düzenin vazgeçilmez dayanakları arasında bulunuyor. Laiklik, siyasal meşruiyetin dinî bir otoritenin iradesine değil, anayasal düzene ve millet egemenliğine dayanmasını; farklı din, mezhep ve inançlara mensup yurttaşlarla herhangi bir inancı benimsemeyenlerin aynı hukuk düzeni içerisinde eşit haklara sahip olmasını gerektiriyor. Ancak laikliğin demokratik anlamı, din ve vicdan özgürlüğü, hukuk devleti ve yurttaşların eşitliğiyle birlikte korunduğunda ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla Cumhuriyet’in demokratik niteliği, yalnızca anayasalarda yer alan ilkelerle veya devletin yönetim biçimiyle ölçülemez. Asıl belirleyici olan, bu ilkelerin siyasal ve toplumsal yaşamda ne ölçüde karşılık bulduğudur. Hukukun üstünlüğünün zayıfladığı, yargı bağımsızlığının aşındığı, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı, siyasal çoğulculuğun ve demokratik denetimin etkisizleştiği bir düzende Cumhuriyet, adını korusa bile demokratik niteliğini yitirir.

Cumhuriyet’i kuran kuşak, hanedan egemenliğine son vererek millet egemenliğine dayanan yeni bir devletin temellerini attı. Bugünün sorumluluğu ise bu tarihsel kazanımı yalnızca korumak değil; özgürlükler, laiklik, hukuk devleti, siyasal katılım ve demokratik denetim bakımından daha ileriye taşımaktır.

İşte bu nedenle 29 Ekim’de asıl sorgulanması gereken, Cumhuriyet’in demokratik niteliğini oluşturan değerlerin bugün ne ölçüde yaşatıldığıdır. Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı güvence altında mı? Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini serbestçe kullanabiliyor mu? Laiklik, din ve vicdan özgürlüğüyle birlikte korunabiliyor mu? Siyasal çoğulculuk, basın özgürlüğü ve demokratik denetim mekanizmaları etkili biçimde işleyebiliyor mu?

Bu sorular, başta siyasal iktidar olmak üzere yasama, yürütme ve yargı organlarının, siyasal partilerin ve demokratik kurumların Cumhuriyet’in temel ilkeleri karşısındaki sorumluluklarını gündeme getiriyor. Çünkü Cumhuriyet’in demokratik niteliği, yalnızca kuruluşunda benimsenen ilkelerle değil, bu ilkelerin bugün ne ölçüde korunduğu ve uygulandığıyla anlam kazanıyor.

Cumhuriyet’in gerçek gücü, yalnızca tarihsel kuruluşundan değil; demokrasinin, laikliğin, hukuk devletinin ve temel hak ve özgürlüklerin bugün ne ölçüde yaşatıldığından kaynaklanır.

Sonuç: Kutlamak ve Sorgulamak

Ulusal bayramlarımızın tarihsel anlamı ile bugün kutlanış biçimleri arasındaki temel çelişki burada ortaya çıkıyor: Geçmişte kazanılan büyük başarıları coşkuyla kutlarken, bu başarıların dayandığı değerlerin bugün ne ölçüde yaşatıldığını neredeyse hiç sorgulamıyoruz.

Oysa ulusal egemenlik, tam bağımsızlık, ulusal kurtuluş ve demokratik Cumhuriyet, yalnızca kuruluş dönemimizin tarihsel kazanımları değil; bugün de korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken temel değerlerdir. Bu değerlerin yaşatılması ise yalnızca onlara duyulan bağlılıkla değil, onları korumakla görevli kurumların bağımsız, etkili ve hesap verebilir biçimde çalışmasıyla mümkündür.

Bu nedenle ulusal bayramlarımız, geçmişin başarılarını anmanın yanında, bugünün siyasal ve toplumsal gerçekleriyle yüzleştiğimiz günler de olmalıdır. Millet iradesinin gerçekten egemen olup olmadığını, ülkemizin kendi geleceğini belirleme gücünü ne ölçüde koruduğunu ve Cumhuriyetimizin demokratik değerlerinin yaşatılıp yaşatılmadığını sorgulamak, bu bayramların tarihsel anlamına sahip çıkmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Çünkü Cumhuriyetimizin kurucu değerlerine sahip çıkmak, yalnızca onları törenlerde yüceltmek değil; bu değerlerden uzaklaşıldığında itiraz edebilmek, onları korumakla görevli kurumlardan sorumluluklarını yerine getirmelerini istemek ve gerektiğinde hesap sorabilmektir.

Ulusal bayramlarımızı gerçek anlamıyla kutlamak, yalnızca geçmişte neyi kazandığımızı hatırlamak değil; bugün neyi koruyabildiğimizin, neyi kaybettiğimizin ve gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağımızın da hesabını yapmaktır.

Gülten Akın, “İlk Yaz” adlı şiirinde “Ah, kimsenin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” diyor. Gündelik hayatın telaşıyla dikkatin sürekli dağıtıldığı, bilgiyle propagandanın birbirine karıştığı, düşüncelerimizin giderek daha fazla yönlendirildiği bu çağda, ulusal bayramlarımızın ardındaki tarihsel ve siyasal anlamları kavramak ve hatırlatmak, bir sorumluluk olduğu kadar düşünce ve duyarlılık inceliği de gerektiriyor. Çünkü bazen en önemli değerler, en çok kutlanan fakat üzerinde en az düşünülen değerler oluyor.

Bu yazı ilk kez 30 Ekim 2021 tarihinde sehriyar.info adresinde yayınlanmıştır.

Yayınlanan tüm makale ve yorumların yasal sorumluluğu yazarlarına aittir. Başkent Ankara Strateji Enstitüsü, bu içeriklerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.
Etiketlendi:

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız