TÜRKİYE SİYASETİNDE KUTUPLAŞMA

Doç.Dr. Birol ERTAN, 28.05.2026

Türkiye siyasetinin son yıllardaki en dikkat çekici özelliklerinden birisi, siyasal rekabetin çoğu zaman programlar, ideolojiler ve kamusal politikalar üzerinden değil, liderler ve siyasal kimlikler üzerinden yürütülmeye başlamasıdır. Bu durum, parti içi mücadelelerin şiddetlenmesine, iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkinin demokratik rekabet sınırlarını aşarak varoluşsal bir çatışma biçimine dönüşmesine ve uzlaşma kültürünün yok olmasına neden olmaktadır. Bu olguyu yalnızca güncel siyasi aktörlerin tercihleriyle açıklamak yetersizdir kalmaktadır. Türkiye’de kutuplaşma siyasetinin ülkeye egemen olması, siyasal kültür, kurumsallaşma düzeyi, devlet-toplum ilişkileri ve demokratikleşme deneyiminin tarihsel karakteriyle yakından ilişkilidir. Bu konuyu biraz açalım.

 

Türkiye’de Siyasal Kurumsallaşma Sorunu

 

Türkiye’de uzun zamandır egemen olmasına rağmen son zamanlarda şiddetli biçimde uzlaşma kültürü ve toplumsal barışı tehdit eden kutuplaşma siyasetinin tahrip edici sonuçlarını açıklamaya çalışalım.

 

Demokrasi bir kurumlar ve kurallar rejimidir. Siyaset bilimci Samuel P. Huntington, siyasal kurumsallaşmayı, örgütlerin ve prosedürlerin istikrar kazanması olarak tanımlar. Kurumsallaşmanın zayıf olduğu ülkelerde demokratik sistemi tehdit eden tehlikeler ortaya çıkmaya başlar. Bunu sonucu olarak şu pratikler gözle görülür biçimde siyasete egemen olacaktır:

 

* Liderler kurumların önüne geçmeye başlar.

* Siyasi partiler,  programlardan çok kişilerin ve grupların kontrol ettiği çıkar gruplarına dönüşür ve siyasi parti kurumsallaşmaları ortadan kalkar.

* Siyasal partilerde sadakat kültürü oluşur ve siyasal partilerde yükselme ve kariyer yapısı liyakat sistemi yok edilerek ilkelere değil şahıslara bağımlı hale gelir.

* Zaman içinde parti içi rekabet, kurumsal mekanizmalarla değil güç mücadeleleriyle yürütülmeye başlar.

 

Türkiye’de birçok partinin seçim performansı ile lider popülaritesi arasındaki yakın ilişki, kurumsallaşma eksikliğinin önemli göstergelerinden birisi olarak öne çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda Türkiye’de siyaset, “kurumlar arası rekabetten çok,  liderler arası mücadeleye” dönüşmüştür.

 

Kurumsallaşmış siyasetin yerini alan kutuplaşmış siyaset, çok sayıda hibrit rejimde olduğu gibi Türkiye için de demokratik bir rekabetten uzaklaşarak varoluşsal bir çatışmaya doğru evirilmektedir.

 

Siyaset bilimi literatürü, özellikle son yıllarda “duygusal kutuplaşma” (affective polarization) kavramına yoğunlaşmıştır. Bu yaklaşıma göre temel sorun, yalnızca fikir ayrılığı değildir. Sorun, daha derindir. Duygusal kutuplaşma sonucunda siyasal mücadelede karşı tarafı meşru görmeme, güvenmeme, karşı tarafı tehdit olarak görme süreci başlamaktadır. Bu durumun Türkiye’de son zamanlarda siyasete egemen olduğunu görmekteyiz.

 

Türkiye’de siyasal kutuplaşma zemini dört eksende ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu eksenler şunlardır:

 

  1. laik-dindar,
  2. merkez-çevre,
  3. milliyetçi-kozmopolit,
  4. iktidar-muhalefet

 

Bugünlerde Türk siyaset arenası, bu dört kutuplaşma eksenlerinde yeniden üretilmektedir.

 

Kutuplaşma siyasetinde siyasal mücadele dar bir alana sıkıştırılmaktadır. Bu doğrultuda seçimler; “hangi politikalar daha iyidir?” sorusundan uzaklaşarak “ülkeyi kim kurtaracak?” sorusuna dönüştürülmektedir. Bu durum, demokratik rekabeti sadece iktidarı kazanmaya ve sürdürmeye odaklı bir çıkar çatışmasına dönüştürmektedir.

 

Türkiye siyasetinde Kutuplaşma

 

Kutuplaşma siyaset üzerine sın zamanlarda önemli bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. Bunlardan birisi de Carl Schmitt’in fikirleridir. Schmitt’in, siyasetin özünü dost-düşman ayrımı olarak tanımlamıştır. Schmitt’e göre siyasal alanın temel niteliği, çatışmalarla açıklanabilir hale gelmiştir.

 

Türkiye’deki birçok siyasal söylem incelendiğinde, şu unsurlar öne çıkmaktadır:

 

* Muhalefetin tehdit olarak sunulması,

* İktidarın gayrimeşru ilan edilmesi,

* Rakibin ulusal çıkarların karşıtı olarak ilan edilmesi

 

Yukarıdaki unsurlar temelinde şekillenen siyasal pratik, Schmitt’in teorileştirdiği siyaset anlayışının izlerini taşımaktadır.

 

Demokratik teoriler açısından Schmitt’in teorileştirdiği yaklaşımın kalıcı hale gelmesi, demokratik sistemin meşruiyet temelini aşındırabilir. Çünkü demokrasi kuramı, rakibi düşman değil meşru rakip olarak kabul etmeyi gerektirir.

 

Demokrasilerde siyasal görüş farklılıklarının beslediği çatışmalar elbette inkar edilemez. Bu noktada, Schmitt’in dost-düşman ayrımını reddetmek doğru değildir. Ancak, demokrasilerde dost-düşman ayrımını “kurallara göre rekabet eden” bir yapıya dönüştürmek zorunludur.

 

Siyaset bilimci Chantal Mouffe’a göre demokrasi, topluluk ya da devlet içindeki çatışmayı ortadan kaldırmaz, onu yönetilebilir hale getirir. Bu nedenle, sağlıklı demokrasilerde siyasi aktörler düşman değil rakip olarak görülür, rakipler ise yok edilmesi gereken unsur değil, ikna edilmesi gereken bir muhatap olarak değerlendirililmek zorundadır.

 

Türkiye’nin son zamanlarda siyasete egemen olan kutuplaşma ortamında temel bir sorun ortaya çıkmıştır: “Siyasal rakipler meşru oyuncular olarak değil, varoluşsal tehdit olarak görülmeye başlamıştır. Bu durumu değiştirmeden demokratik sistemi korumak ve güçlendirmek giderek zorlaşmaktadır.

 

Birçok ülkede demokrasileri tehdit eden önemli bir gelişme, toplumsal uzlaşma kültürünün ortadan kalkmaya başlamasıdır. Arend Lijphart gibi düşünürler, toplumların derin farklılıklarına rağmen uzlaşma kültürü üretebileceğini ileri sürer. Lijphart’ın “uzlaşmacı demokrasi” modeli, dört önemli kavram temelinde üretilip korunabilir. Demokrasiyi güçlendirecek uzlaşma kültürünün dayanacağı bu dört kavram; güç paylaşımı, müzakere, çoğulculuk ve koalisyon kültürüdür.

 

Kutuplaşma siyasetini besleyen önemli bir kültürel altyapı ise “çoğunlukçu kültür” olarak öne çıkar. Türkiye’nin siyasal pratiği ise çoğu zaman çoğunlukçu eğilim göstermektedir.

 

Çoğunlukçu Sistemlerde en çok oyu alan kazanır. Çoğunlukçu seçimlerde temsil adaleti sınırlıdır Örneğin,  Birleşik Krallık’ta bir siyasi parti oyların %40’ını alarak parlamentonun %60’ından fazlasını kazanabilir. Çoğunlukçu sistemler siyasal istikrar için tercih edilmektedir.

 

Çoğunlukçu sistemlerde seçimi kazanan her şeyi kazanırken, uzlaşmacı demokrasilerde seçimi kazanan yönetir ama kaybeden de sistemin meşru parçası olmaya devam eder. Türkiye’deki kutuplaşmanın önemli nedenlerinden birisi, çoğunlukçuluk ile çoğulculuk arasındaki gerilimdir.

 

Gramsci ve Kültürel Hegemonya Kuramı

 

Antonio Gramsci, siyasetin yalnızca devlet gücüyle değil kültürel üstünlükle de yürüdüğünü ileri sürer. Gramsci bakış açısına göre siyasal mücadele; medya, eğitim, kültür, semboller, ve tarih anlatıları üzerinde gerçekleşmektedir. Bu süreç, Türkiye’deki siyasal kültüre uyumludur. Bu nedenle, Türkiye’de siyasal rekabet çoğu zaman yalnızca iktidarı değil, “ülkenin gerçek sahibi kimdir?” sorusunu içeren kültürel bir hegemonya mücadelesine dönüşmüştür. Ayrıca, Türkiye siyasetinde siyasal çatışmalar sıradan politika tartışmalarından daha yoğun yaşanmaktadır.

 

Güvenlikleştirme Teorisi ve Türkiye

 

Kutuplaşma siyasetinin dayandığı merkezi söylemlerden birisi “güvenlikleştirme” politikasıdır. Copenhagen School tarafından geliştirilen güvenlikleştirme teorisine göre, bir konu tehdit olarak sunulduğunda olağan siyaset alanından uzaklaşmaktadır. Türkiye’de sın dönemlerde sıkça karşılaştığımız gibi ekonomik krizler, seçimler, dış politika konuları ve toplumsal hareketlerin güvenlikleştirme söylemleriyle teorize edildiğini görüyoruz.

 

Güvenlikleştirme söylemi ile toplumsal uzlaşma zorlaşır, siyasal mücadelede eleştiriler tehdit olarak algılanır ve siyasal alan büyük ölçüde daraltılmaktadır. Güvenlikleştirme yöntemi ile siyaset, müzakere yerine seferberlik mantığıyla işlemeye başlamaktadır.

 

İbn Haldun, devletlerin yükseliş ve çöküşünü “asabiyet” kavramıyla açıklar.

 

İbn Haldun’a göre “asabiyet”; ortak aidiyet, dayanışma ve kolektif bilinç ile ortata çıkar.

Toplumsal asabiyet zayıfladığında grup çıkarları ortak çıkarların önüne geçer, elitler arasında çatışma artar ve kurumsal kapasiteler geriler. Türkiye açısından değerlendirildiğinde kutuplaşmanın derinleşmesi, ortak vatandaşlık bilincini zayıflatarak ulusal asabiyeti aşındırmaktadır.

 

Modern devlet teorilerinde önemli kavramlardan birisi. elbette ki devletin “stratejik kapasite”dir.

 

Devletlerin stratejik kapasitesi; orta ve uzun dönemli 20-50 yıllık hedefler koyabilme, ulusal eğitimin dönüşümünü planlayabilme, teknolojik politikalar geliştirebilme ve toplumsal uzlaşı yaratabilme yetenekleri ile ölçülmektedir. Sürekli seçim atmosferi ve kutuplaşma içinde bulunan Türkiye gibi sistemlerde siyaset, “geleceği inşa etmek yerine günü yönetmeye odaklanmaktadır.”

 

Stratejik kapasitesi olmayan devletlerde kısa vadeli popülizm, reform yorgunluğu ve kurumsal kırılganlık kaçınılmazdır. Bu durum, ülkede yönetim krizini de ortaya çıkarır.

 

Sonuç : Türkiye’de Demokrasi Krizi

 

Yukarıdaki analizler ışığında Türkiye’nin temel sorunu yalnızca ekonomik kriz, iktidar-muhalefet çekişmesi veya belirli liderler değildir. Daha derinde yer alan kriz; kişiselleşmiş siyaset, zayıf kurumsallaşma, yüksek kutuplaşma, güven eksikliği ve ortak gelecek tahayyülünün yetersizliğidir. Türkiye’deki siyasal rekabet giderek programatik ve kurumsal bir mücadeleden, kimliksel ve lider merkezli bir mücadeleye dönüşmekte; bu dönüşüm demokratik uzlaşma kapasitesini zayıflatırken siyasal sistemi yüksek yoğunluklu kutuplaşma ve düşük stratejik kapasite sarmalına sürüklemektedir. Demokratik konsolidasyonun önündeki temel engel, aktörlerin varlığı değil; aktörler arasındaki rekabeti yönetecek kapsayıcı kurumların ve çoğulcu siyasal kültürün yeterince kökleşmemiş olmasıdır.

Yayınlanan tüm makale ve yorumların yasal sorumluluğu yazarlarına aittir. Başkent Ankara Strateji Enstitüsü, bu içeriklerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.
Etiketlendi:

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız