E. Amiral Cem OKYAY May 24, 2026
Aralık 2025’in son haftasında Donald Trump, Mar-a-Lago’dan dünyaya bir duyuru yaptı: ABD Donanması, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana inşa edilmiş en büyük suüstü muharebe gemisini yapacak. Resmi sınıf adı BBG(X), gayriresmi adı ise Trump sınıfı. İlk gemi USS Defiant olarak adlandırılacak. İlk aşamada iki gemi, geçen pazar yazımın konusu olan mayıs 2026 tarihli ABD Yeni Gemi İnşa Planı’na göre 2056’ya kadar on bir, kimilerine göre daha uzun vadede yirmi ila yirmi beş. Ağırlık yaklaşık 35.000 ton; bu, Arleigh Burke sınıfı muhribinin neredeyse üç katı, İ sınıfı fırkateynlerin 10 katından fazla. Nükleer tahrikli olacak. Silah yükü: hipersonik füzeler, geleneksel vuruş sistemleri, lazer silahları, raylı top (railgun) ve klasik deniz topları. İlk geminin maliyeti 15 ila 17 milyar dolar arasında tahmin ediliyor; kimi kaynaklar bunun da ötesine çıkacağını söylüyor; programın tamamının ömür boyu maliyeti ise 500 ila 700 milyar dolar aralığında. Bu çok ciddi bir maliyet.

https://www.twz.com/sea/trump-class-battleships-will-be-nuclear-powered?utm_source=beehiiv&utm_medium=email&utm_campaign=twz-newsletter&_bhlid=96fad074c5c576705b40cb2165183e8f2323162a

https://www.twz.com/sea/trump-class-battleships-will-be-nuclear-powered?utm_source=beehiiv&utm_medium=email&utm_campaign=twz-newsletter&_bhlid=96fad074c5c576705b40cb2165183e8f2323162a
Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Caudle, tasarımın henüz erken aşamada olduğunu, birçok sistemin teknoloji kanıtlama sürecini bile tamamlamadığını teslim ediyor. Kimi saygın analistler programın iptal edileceğini şimdiden söylüyor. Doğrusu beni hiç şaşırtmaz. Peki bu dev gemi bir vizyon mu, yoksa tarihsel otoriter rejimlerin çokça başvurduğu türden siyasi bir gösteri mi? Soruyu yanıtlamak için önce geleceğin hareket ortamına bakmak gerek.
Denizde Ne Değişti?
Ukrayna-Rusya Savaşı, Karadeniz’de bir şeyi son derece çarpıcı biçimde ortaya koydu. Ukrayna Deniz Kuvvetleri’nin elinde ciddi bir donanma yoktu; ancak iki Neptün füzesiyle Rusya’nın Karadeniz Filosu’nun amiral gemisi Moskva’yı batırdılar. KİDA’lar ve Dronlarla, seyir füzeleri ile Rus Karadeniz filosunun üçte birini batırdı veya harekattan sakıt bıraktılar. Bunun ardından Rusya’nın büyük savaş gemileri Ukrayna kıyılarından uzak kalmak zorunda kaldı; Rus deniz kontrolü, fiilen küçük ve ucuz sistemler tarafından engellendi.
Husilerle ve İran ile yaşanan çatışmada ise farklı ama bir o kadar çarpıcı bir tablo ortaya çıktı. 20 ila 35 bin dolar maliyetli Shahed tipi İHA’lara karşı SM-2, ESSM, SM-3, SM-6 veya THAAD gibi maliyeti 1 ila 4 milyon dolar arasında değişen güdümlü mermiler kullandı ABD. Savunma bütçesini zorlayan bir kriz değil; ancak sürdürülebilirlik sorununu gözler önüne seren bir ders. Büyük savaş gemileri, ikmal yapabilecekleri limanlardan uzakta harekat yapıyor. Kendisine atılan her hava tehdidi unsuruna doktrin gereği iki savunma güdümlü mermisi ile karşılık verdiğini varsayarsak, dikey lançer kapasitesi kaçınılmaz olarak kritik bir kısıt haline geliyor. Mesela İ sınıfı fırkateynimiz, barış ve kriz dönemleri için harika bir platform, ancak uzun süreli bir savaşta, içinde bulunduğu kuvvetin üstünde harekatını entegre (bu fiili bilerek kullanıyorum) ettiği hava kuvveti yoksa ve/veya Hisar füzesi MİDLAS hücresine dörtlü olarak yerleştirilecek gelişimini tamamlamamışsa muhtemelen birinci veya ikinci günün sonunda ikmal yapmak zorundadır. Daha önemlisi bu bir beka sorunudur.
Yetenek Kümelenmesi ve Mozaik Harp
Burada kavramsal bir adım atmak gerekiyor. Deniz kuvveti tartışmaları çoğu zaman platform sayısı üzerinden yürütülür; kaç muhrip, kaç fırkateyn, kaç denizaltı. Oysa geleceğin harekat ortamı bizi farklı bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Bir muharebe alanında ihtiyaç duyulan yetenek kümesini nasıl oluştururuz?
Mosaik Harp (Mosaic Warfare) [1], bu soruya verilen yanıtlardan biridir. Fikrin özü şudur: Büyük, pahalı ve kaybı kabul edilemez olan platforma yığılmış yetenekleri parçalara böl; bu yetenekleri, insanlı ve insansız sistemlerin birbiriyle dinamik biçimde etkileşime girdiği, kayıp tolere edilebilir daha küçük unsurlara dağıt. Çünkü yapay zeka destekli hedefleme ve hedef yönetim süreçlerinin binlerce unsuru eş zamanlı etki altına alabildiği bir ortamda, farklı efektörlerin entegrasyonunu başarmış bir karşıt kuvvete karşı büyük platformların hayatta kalma şansı gerçekten sorgulanabilir hale geliyor.
Yine de karşımızda bir açmaz var. Eğer küresel, bölgesel hakimiyet veya anakaradan ulaşılamayan coğrafyalarda çıkar elde etmek peşindeyseniz, halen büyük gemilere ihtiyaç var. Böyle bir kuvvet yeni durumda; uzaydan başlayan kesintisiz keşif ve gözetleme zincirine, gelişmiş elektromanyetik harp kapasitesine, insansız suüstü ve sualtı sistemleri ile entegre bir terkibe, coğrafyayı zekice kullanan dağıtık konuşlanma anlayışına, yönlendirilmiş enerji silahlarına, çok katmanlı savunma bütünlüğüne, derinlikteki hedefleri etki altına alma kapasitesine, küresel MEBS yeteneklerine ve bunları deniz, hava, kara, uzay ve siber boyutlarda yapma becerisine bir de harekatını sürdürme kapasitesine sahip olmalıdır. Çok fazla meli, malı çok fazla hassasiyet ve ters gidebilecek mesele demek….
Öyleyse Trump sınıfının askeri gerekçesine geri dönelim. ABD Deniz Kuvvetleri’nin sunumlarında bu gemi, kuvvetin komuta-kontrol merkezi olarak, insanlı-insansız hibrit yapının odak noktası olarak konumlandırılıyor. Yani teorik olarak mozaik harbe entegre bir komuta platformu. Ancak 35.000 tonluk bir gemi, günümüzün harekat ortamında bunu nasıl sürdürebilir? Aynı soru uçak gemileri ve tüm diğer benzer gemiler için geçerlidir. Çünkü çok değerli hedeflerdir. İran örneğinde Hürmüz’ün uzağında kalarak, bir çamaşırhane yangını ile konu atlatılmış olsa da muhasım Çin ise bu gerçekten askeri gözlükle yanıtlanması zor bir sorudur.
ABD için Bu Gemi Mantıklı mı?
ABD’nin deniz stratejisi, Mahan’dan bu yana deniz egemenliği üzerine inşa edilmiştir. Alfred Thayer Mahan’ın 19. Yüzyıl sonunda ortaya koyduğu temel argüman şuydu: Deniz ticaretini kontrol eden güç, küresel serveti ve siyasi nüfuzu kontrol eder; deniz egemenliği ise güçlü bir muharip filoyla sağlanır. Bu kavramsal çerçeve, ABD’nin uçak gemisi merkezli güç aktarım doktrinine zemin oluşturdu. Trump sınıfı gemi de bu geleneğin içinden geliyor; büyük, ağır silahlı, düşmana görünür güç mesajı veren bir platform.
Ne var ki Çin bu tabloya ciddi bir soru işareti koyuyor. Çin’in anti-erişim/alan reddi (A2/AD) stratejisi, Batı Pasifik’te ABD’nin büyük yüzey platformlarının manevra alanını fiilen daraltmak üzere tasarlanmış kapsamlı füze, denizaltı ve insansız sistemlerden oluşuyor. Bu ortamda 17 milyar dolarlık bir platformun ne ölçüde hayatta kalabileceği ve etkinliğini sürdürebileceği gerçekten tartışmalı bir sorudur. Çin’e karşı bu geminin şansı var mı? Askeri açıdan dürüst bir değerlendirme, en hafif ifadeyle “belirsiz” demek zorunda kalır.
Burada bir de savaş ve barış dönemlerinin kuvvet gereksinimleri ayrışıyor mu diye de sormak gerekiyor. Olası yanıt hem evet hem hayır. Barış döneminde büyük ve görkemli bir platform, caydırıcılık değeri taşır, ittifak güvencesi verir, siyasi sinyal üretir. Savaş ortamında ise o platformun hayatta kalabilirliği, ikmal sürdürülebilirliği ve sarfiyat ekonomisi bambaşka parametreler haline gelir. Demek ki bu gemi, çatışma spektrumunun orta ve üst bantlarında değil; caydırıcılık ve güç gösterisi rejimlerinde anlamlıdır. Bu bir eleştiri değil, bir tespittir. Ama tespitin farkında olmak gerekir.
Türkiye Ne Yapmalı?
Türkiye için bu tartışma hem daha somut hem de daha acil bir anlam taşıyor. Güç aktarımı gerektirmeyen hallerde Türkiye için büyük suüstü platformları çok anlamlı değil. Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’deki bölgesel çıkar alanlarında caydırıcılık, denizaltı kapasitesi, insansız sistemler, füzeler ve erken uyarı zinciriyle ve bu görevlere göre tasarlamış entegre bir kuvvetin insanlı unsurları ile çok daha verimli biçimde sağlanabilir.
Ancak siyasi karar, belirli senaryolar için güç aktarımını zorunlu kılıyorsa tablo değişiyor. MUGEM ve Anadolu sınıfı gemiler bu stratejik seçimin ürünüdür. Güç aktarımına dayanan harekatlar söz konusu olduğunda, bu platformların yüksek tehdit ortamında hayatta kalabilmesi için yüksek ateş gücüne sahip koruyucu gemilere ihtiyaç duyulacaktır. Bu da TF-2000’i zorunlu kılıyor. Bütün bunlar gerekli mi, zamanı mı gibi sorular bahriye subaylarını bile ciddi şekilde ikiye bölmektedir.
Fakat TF-2000’i, geleneksel bir muhrip anlayışıyla tasarlamak bu tartışmadan çıkaracağımız ders değil. TF-2000’in; anti-dron warfare sistemi, çok namlulu yakın savunma silahları ve yüksek dikey lançer kapasitesi, yönlendirilmiş enerji silahlarına büyüme alanı, gelişmiş elektromanyetik harp kapasitesi ve sensör entegrasyonu bakımından yeni dönemin harekat alanı koşullarına göre tasarlanması gerekiyor. Yani platform olarak değil, yetenek kümesinin bir düğümü olarak.
Bunun ötesinde, insansız sistemlerin bu kuvvet mimarisine entegrasyonu bugün hâlâ operasyonel doktrin düzeyinde olgunlaşmış değil. Bu konuyu daha önce de yazdım; tekrar edeyim: Teknoloji gösterimi, operasyonel konseptin yerine geçmiyor. Entegrasyon, platform tedarikinden önce tasarlanmak durumunda ve TCG Anadolu’dan ve MUGEM’den istenen faydanın alınabilmesi için anlamlı bir insanlı/insansız hava gücü üretilmek zorunda.
Türkiye’nin vatan savunması özelinde ise meseleye farklı bir açıdan da bakmak gerekiyor. Eğer konu Ege ise kabusumuz Belharra sınıfı fırkateyn değildir. Kabusumuz burnumuzun dibindeki adalardan sürü halinde gelecek İHA, İDA ve füze tehditleridir. Böyle bakıldığında Deniz Kuvvetleri’nin insansız hava araçlarına, deniz araçlarına ve özellikle bunların sürü halinde, birlikte kullanımına, karaya nüfuz etme yeteneklerine verdiği önem son derece anlamlı bir öncelik haline gelir. Savunma sanayii yatırımlarımızın bu alana yönelmesi, büyük platform tartışmasının çok ötesinde, bugünün ve yakın geleceğin gerçek tehdit eksenine verilen isabetli bir yanıttır. Komuta kontrol, MEBS, standardizasyon ve entegrasyon meselelerinin çözülmesi halinde tartışmasız bir caydırıcılık ve çarpan etkisinde askeri avantaj sağlarlar. Bir de sualtına hakim olursak artık coğrafya bizim lehimize çalışmaya başlar. [2]
Trump sınıfı muharebe gemisi şüphesiz bir şaka değil. Hayal edildiği biçimiyle hiçbir zaman denize açılmaz ise benim için sürpriz olmaz. Lakin önemli olan bu değil, önemli olan, bu tartışmanın bize deniz kuvvetinin geleceğine ilişkin doğru sorular sormamızı sağlamasıdır. Büyük mü, dağıtık mı? İnsanlı mı, hibrit mi? Güç aktarımı mı, deniz kontrolümü, alana erişimin reddi mi? Caydırıcılık mı, savaş kazanma mı?
Türkiye bu soruları sormak ve yanıtlamak zorunda. Çünkü sormayan, başkalarının yanıtlarıyla yönetilir.





