Öncelikle şunu söylemek isterim: Hukuk ve hakkaniyet açısından haklı olan tartışmasız biçimde İran’dır. Böyle olunca vicdani bir tutum alma eğilimi de kaçınılmazdır. Yukarıdaki resim hangi dürüst insanın içini acıtmaz!
Diğer taraftan İran rejimi, benim yaşamak istemeyeceğim bir modeli kendi halkına dayatıyor. Bu noktada “Bu İranlıların kendi kararı ve kendi meselesidir” deyip işin içinden çıkabilir miyiz? Hayır. Ama bu gerçek, haksız bir savaşı desteklemeyi doğru hale getirmez.
Devletler zamanla, kurumsal yapıları toplumdan ve demokrasiden uzaklaşarak şahsileşen ya da bir ideolojinin/partinin kendisi haline gelen mekanizmalara dönüşebiliyor. Bu tür devletler arasındaki çatışmalar ise toplumun isteğini ve faydasını gözetmeksizin insanları yıkıma sürüklüyor. Devletleri ve rejimleri tasnif edebilir, niteleyebilirsiniz; ama insan açısından tek anlamlı ayrım vardır: iyi insanlar ve kötü insanlar. Ve insanlar, kurdukları medeniyetler dönemsel olarak duraklasa veya gerilese de, büyük resimde ilerler, aydınlanır. Trump veya Netanyahu gibi karakterlerin, üçüncü dünya savaşı sonrasının distopik dünyalarına benzeyen bir geleceğin kapılarını araladığını düşündüğüm anlarda, bu tarihsel ilerlemeye tutunmaya çalışıyorum.
Aydınlanma düşüncesinin önemli temsilcilerinden John Locke, devletin varlık nedenini bireyin doğal haklarını korumak olarak tanımlamıştır. Bu hakları yaşam, özgürlük ve mülkiyet çerçevesinde açıklamıştır. Bu yaklaşım, yönetimin meşruiyetini halkın rızasına dayandıran sosyal sözleşme fikrinin temelini oluşturur. Daha sonra Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan ABD Bağımsızlık Bildirgesi’nde bu anlayış geliştirilmiş ve “yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı” şeklinde ifade edilmiştir. Bu dönüşüm, bireyin yalnızca varlığını sürdürme değil, aynı zamanda kendi potansiyelini gerçekleştirme ve toplum içinde fırsatlara erişme hakkını da vurgular. Böylece modern demokratik düşüncenin temelinde, bireyin doğuştan sahip olduğu hakların korunması, fırsat eşitliğinin sağlanması ve yönetimin bu ilkeler üzerinden meşruiyet kazanması anlayışı yer almıştır. Böyle bir düşünsel geçmişin üzerine Trump’ın iki kez başkan seçilmiş olması gerçekten düşündürücüdür. Demek ki hiçbir hak kendiliğinden garanti altında değildir ve birey olarak kayıtsız kalmak gibi bir seçeneğimiz yoktur.
Konumuza dönersek…
Tehdit nedir?
Bir devletin tehdit olarak tanımlanabilmesi için siyasi irade, askeri kapasite ve bu kapasiteyi kullanma niyetinin bir arada bulunması gerekir. Bu açıdan bakıldığında İran ve İsrail, birbirleri için açık bir tehdittir. İsrail’in ABD politikası üzerindeki etkisi sebebiyle, ABD de bu denklemin doğrudan parçası haline gelmektedir.
Bugüne kadar gelinen noktada taraflar, birbirlerine yönelik tehdidi ortadan kaldırabilmiş değildir.
ABD neden kazanamıyor?
Birincisi, İran halkı onurlu bir tavır sergiliyor. Rejimle problemi varsa bile, bunu ABD veya İsrail eliyle çözmeyi içine sindiremiyor. Sürgündekiler arasında saldırıları kutlayanlar olsa da, bunların azınlıkta kaldığı görülüyor.
İran yumruk yese de dirençli bir boksör gibi ayakta. Vekil güçler, füze ve İHA kapasitesiyle saldırılara karşılık veriyor. Bu da çatışmayı “kazanılabilir” olmaktan çıkarıp çözülemez hale getiriyor. Kara harekâtı gibi bir senaryo ise, kanımca ABD açısından çok daha büyük bir çıkmaz yaratır. Çünkü bu, öncelikle ABD’nin değil, İsrail’in savaşıdır. ABD için İran dosyası yüksek maliyetli bir angajmana dönüşmüştür. ABD’nin rejim değişikliği ve askeri kapasitenin, onu destekleyen endüstriyel tabanı yok etme çabası kısa sürede tamamlanmayacak görünmektedir.
Öyleyse ABD, artık maliyete dayanamadığı bir noktada niyet ve rejim değişikliğini daha uzun vadeye bırakarak kapasiteyi yok ettiği savı ile çerçevelenen bir zafere razı olmak durumunda kalabilir.
İranlılar neden kaybediyor?
ABD kazanamıyor olabilir. Ancak İran uzun vadede ciddi bir yıpranma süreci yaşamaktadır. Uzun yıllardır devam eden yaptırımlar para biriminde ağır değer kaybına, yatırım eksikliğine ve halkın refahında düşüşe yol açmıştır. Savaşın neden olduğu tahribat ve beraberinde getirdiği maliyet de durumu daha da ağırlaştırmaktadır.
İran ile Körfez ülkeleri arasındaki güven sorunu derinleşmiştir. Bu durum, bölgesel ittifakların İran aleyhine şekillenmesine ve diplomatik manevra alanının daralmasına neden olmaktadır.
Ekonomik zorluklar ve sosyal baskılar, İran içinde uzun vadeli sürdürülebilirlik açısından, özellikle de savaş sonrasında yaşanabilecek karmaşık süreçler bakımından ciddi riskler oluşturmaktadır.
İran’ın zaferi, mukavemet göstererek karşı tarafın askeri şiddeti durdurması olarak tanımlanmış görünmektedir.
Sonuç: Stratejik çıkmaz
Ortaya çıkan tablo, klasik bir güç mücadelesinden ziyade stratejik bir çıkmaza işaret etmektedir. Bu tür çatışmalar ne hızlı sonuç üretir ne de kolay sona erer. Bu çıkmaz, Rusya ve Çin için, eğer cüret ederlerse, elverişli bir manevra alanı oluşturabilir.
Türkiye açısından ise ABD ve İsrail’in Orta Doğu’da attığı hemen her adım kısıtlayıcı ve zararlı sonuçlar üretmiştir. İran savaşı, bunların içinde en yüksek risk potansiyelini barındıran senaryodur. Zaten kırılgan olan ekonomimiz, petrol ve doğal gaz kaynaklı yeni bir enflasyon dalgasıyla daha da sorunlu hale gelebilir.
Bütün bu gelişmeler içinde Türkiye açısından ortaya çıkabilecek sınırlı olumlu ihtimaller ise; dikkatli bir askerî ve stratejik analizle hareket edilmesi, Türkiye’yi düşmanlaştırmaya çalışan aktörlerin kaynaklarının tükenmesi, ABD ve İsrail’de seçimlerin daha aklıselim sonuçlar üretme ihtimalinin artması, ABD’nin toplum baskısıyla İsrail eksenine mesafe koyması ve Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda daha bağımsız bir güç olarak var olma fırsatını yakalaması olabilir.





